Aldomovar denince akla ilk gelen geçmişe uzanan hikayeler, eşcinsellik ve elbette Penelope Cruz. İlk zamanlarında çarpıcı hikayeler sunan Almodovar, yaşı ilerledikçe konudan çok konuyu nasıl işlediğiyle ilgilenmeye başladı. Sıradan bir yönetmenin elinde paçavraya dönebilecek senaryoları bile dantel gibi işleyerek ustalığına ustalık katan Almodovar, 2009 yapımı filmde eski filmlerini aratacak kadar sıradan bir hikayeyi kendisinden beklenecek kalitede anlatıyor.
Penelope Cruz'la üçüncü ortaklığı olan filmin diğer başrolünde La mala educacion'dan da ortaklığı olan Lluis Homar var. Volver'da beraber çalıştığı bir diğer kadın oyuncu Blanca Portillo da kadroda.
Açılışta kör olduğundan bahseden çapkın bir yazarın eve attığı muazzam vücutla kadınla yaşadığı ateşli bir kaçamağı izliyoruz. İç sesin de anlattığı gibi eski adı Mateo Blanco, yeni adı ise Harry Caine olan bir yönetmen / senarist / sinemacı kendisi. Kendisinden yardım isteyen bir genç ve gazetede okuduğu ölüm ilanıyla geçmişine giden Harry, ileride oğlu olduğunu öğreneceğimiz gence bu büyük aşkını anlatıyor. Biz de Harry ile beraber zamanda yolculuğa çıkıyoruz. Almodovar'ın narin narin, belli ki üzerinde defalarca kez düşünerek çektiği sahneler eşliğinde babasını kurtarmak için patronuna metreslik yapan, sonrasında ise evlenen ancak oynayacağı filmi yönetecek Blanco'ya aşık olan güzeller güzeli Lena, saplantılı aşkla Lena'ya tutkun, hatta onun attığı her adımı, söylediği her kelimeyi bile takibe alan çaresiz Ernesto, Ernesto'nun eşcinsel olmasına rağmen babasının baskısıyla sürekli heteroseksüel evlilikler yapan beceriksiz oğlu ve yaşadığı tutkulu aşk yüzünden hem sevgilisini hem de gözlerini kaybeden bir nevi Almodovar'ın aynası Mateo'nun içinde olduğu geçmişe sürükleyen bir aşk hikayesi izliyoruz. Sonunda ne olacağını bile unutarak izlediğimiz nefis sahneler eşliğinde yağ gibi kayan film, Harry'nin dokunaklı hale getirdiği o sohneyle yüreğimize bir darbe daha vurarak Hable con ela kadar olmasa da (o filmin finalinde ağlamıştım) duygusal bir finale imza atıyo. Almodovar'ın diğer şahseserlerinin yanında sıradan kalan hikaye enfes görsel sahenler eşliğinde bir nevi yönetmenlik kılavuzu gibi.
Bu Blogda Ara
Penelope Cruz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Penelope Cruz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Ocak 2012 Pazartesi
9 Kasım 2011 Çarşamba
Pirates of the Caribbean: On Stranger Tides (2011)
Jerry Bruckheimer Hollywood için önemli bir isim. Adının geçtiği her yerde ilk telafuz edilen kavram da yüksek gişe olsa gerek. Yine adıyla beraber kalite olsun olmasın geniş kitlelere hitap ettiği aşikar. 2003 yılında korsan filmlerine el atıp karşımıza Karayip Korsanları serisini koyduğunda birçoklarımız böyle büyük bir başarı beklememiştik belki de. Tabii bunda Johhny Depp'in Captain Jack Sparrow karakterine kattığı sihirli değneğin de katkısı yadsınamaz. İlk filmin büyük başarısından sonra alışılageldiği üzere üçlemeye tamamlanması ve karakterlerin yaşadıklarının gerçekten de finalle bitirilmesinden sonra seriye dördüncü bir filmle devam edilecek olması hem şaşkınlık hem de endişe yaratmıştı. Çünkü bu tür seriye dönen filmlerin her yeni çekilen halkası hikayenin zorla uzatılması ve ilk filmlerin başarısının arkasında kalmasıyla sonuçlanır.
Karşımızda yer alan dördüncü filmde de maalesef bu tür eksileri bolca görmekteyiz.
Öncelikle serinin buralara kadar gelmesinde pay sahibi olan kadronun büyük çoğunluğu yeni filmde dışarıda kalmış. Yönetmen koltuğunda Gore Verbinski'yi göremedikten sonra neyleyim ben Karayip'i de Korsanları da. Orlando Bloom (Will Turner), Keira Knightley (Elizabeth Swann) ve Jack Davenport (Norrington) da diğer eksik belkemik kadro. Geriye zaten Johnny Depp (Jack Sparrow) ve Geoffrey Rush (Barbossa) kalıyorlar ki e onlar da olmasaydı zaten bu filme Karayip Korsanları diyeni taşla sopayla kovalarlardı. Bu filmde Keira Knightley yerine Penelope Cruz konularak seksi aktris kontenjanı doldurulmaya çalışılmış. Penelope'nin sahip olduğu İspanyol güzelliği ve seksapeliteye lafımız olamaz ama serinin ilk üç filminde görmüş olduğumuz aşk üçgeninin tüm ayaklarının silinip yerine karşılıklı çekişme ve atışmalara dayalı bir aşkın gelmiş olması pek de cazip gelmedi açıkçası. Zaten Sparrow karakterinin filmdeki gücünü arttıran bağlı olduğu karakterler de gidince karşımızdaki film, Sparrow'un sempatikliğiyle Depp'in oyunculuk yeteneğine sırtını dayamış halihazırdaki hayran kitlesini yolmaya çalışan fırsatçı bir filmden de öteye gidemiyor ne yazık ki.
Seyirciye hoş görünmek için deniz kızları kozunu da oynamaktan çekinmemişler. Korsan filmlerinde kendine kolayca yer bulabilen bu kızları olabilecek en güzel şekilde resmedip erkek seyirciyi bel altından vurmuşlar. Bunla da yetinmeyip o kızlardan biri rolünde dünyanın en güzel şeylerinden birini Astrid Berges-Frisbey'i kullanarak seyirciyi cezbetmek için uğraşmışlar. Ufak bir rolde Judi Dench karşımıza çıkarken, zalim baba Blackbeard olarak izlediğimiz Ian McShane resmen döktürmüş. Serinin yeni filmindeki en güzel kazanım McShane'nin yarattığı saf kötü karakter olmuş. Ancak filmi serinin yeni bir halkasından ziyade korsan filmi olarak ele aldığımızda başarılı olurken, serinin en durgun ve heyecansız halkası olarak kendine yer ediniyor. Bence Bruckheimer seriyi burda bıraksın, hem Depp'e hem de serinin o güzelim üçlemesine yazık etmesin daha fazla.
Karşımızda yer alan dördüncü filmde de maalesef bu tür eksileri bolca görmekteyiz.
Öncelikle serinin buralara kadar gelmesinde pay sahibi olan kadronun büyük çoğunluğu yeni filmde dışarıda kalmış. Yönetmen koltuğunda Gore Verbinski'yi göremedikten sonra neyleyim ben Karayip'i de Korsanları da. Orlando Bloom (Will Turner), Keira Knightley (Elizabeth Swann) ve Jack Davenport (Norrington) da diğer eksik belkemik kadro. Geriye zaten Johnny Depp (Jack Sparrow) ve Geoffrey Rush (Barbossa) kalıyorlar ki e onlar da olmasaydı zaten bu filme Karayip Korsanları diyeni taşla sopayla kovalarlardı. Bu filmde Keira Knightley yerine Penelope Cruz konularak seksi aktris kontenjanı doldurulmaya çalışılmış. Penelope'nin sahip olduğu İspanyol güzelliği ve seksapeliteye lafımız olamaz ama serinin ilk üç filminde görmüş olduğumuz aşk üçgeninin tüm ayaklarının silinip yerine karşılıklı çekişme ve atışmalara dayalı bir aşkın gelmiş olması pek de cazip gelmedi açıkçası. Zaten Sparrow karakterinin filmdeki gücünü arttıran bağlı olduğu karakterler de gidince karşımızdaki film, Sparrow'un sempatikliğiyle Depp'in oyunculuk yeteneğine sırtını dayamış halihazırdaki hayran kitlesini yolmaya çalışan fırsatçı bir filmden de öteye gidemiyor ne yazık ki.
Seyirciye hoş görünmek için deniz kızları kozunu da oynamaktan çekinmemişler. Korsan filmlerinde kendine kolayca yer bulabilen bu kızları olabilecek en güzel şekilde resmedip erkek seyirciyi bel altından vurmuşlar. Bunla da yetinmeyip o kızlardan biri rolünde dünyanın en güzel şeylerinden birini Astrid Berges-Frisbey'i kullanarak seyirciyi cezbetmek için uğraşmışlar. Ufak bir rolde Judi Dench karşımıza çıkarken, zalim baba Blackbeard olarak izlediğimiz Ian McShane resmen döktürmüş. Serinin yeni filmindeki en güzel kazanım McShane'nin yarattığı saf kötü karakter olmuş. Ancak filmi serinin yeni bir halkasından ziyade korsan filmi olarak ele aldığımızda başarılı olurken, serinin en durgun ve heyecansız halkası olarak kendine yer ediniyor. Bence Bruckheimer seriyi burda bıraksın, hem Depp'e hem de serinin o güzelim üçlemesine yazık etmesin daha fazla.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


