Bu Blogda Ara

9 Temmuz 2016 Cumartesi

HELLFEST 2016






 



Ortaokul yıllarımda Saygın’ın bana verdiği Manowar Kings of Metal albümünü dinlediğimden beri rock ve metal müzik hayatımın hep bir parçası oldu. 2002 yılında Bostancı Gösteri Merkezi’nde Dream Theater konseri izlediğimden beri de konserler en büyük hobim ve zevk alanım. İlginç olan da bu blogun son yazısına da böyle başlamış olmam, çünkü o yazının konusu da Manowar'un konu albüm turnesinde ülkemizde düzenlediği konser olması...
Yıllardır ülkemizde düzenlenen konserlerin bir çoğuna katılmaya, şarkılara eşlik edip, müzikle birlikte tüm duygularımı yaşamaya, bunları da hayatımın güzel bir anısı olarak hatırlamaya çalıştım. Geçen sene dostumun Hellfest’e gidişi ve detayları paylaşmasıyla zaten uzun yıllardır aklımda olan ölmeden Wacken’ı görmeliyim hedefim biraz saparak bu sene bu kadro ile Hellfest’i görmeliyime evrildi. Nasıl evrilmesin arkadaş veda turnesindeki iki efsane Black Sabbath ve Twisted Sister. Ki Twisted Sister’ın performansını da yıllar önce başka bir metal manyağı Ufuk’tan uzun uzun dinlemiştim. Bunların yanına yine ilk defa izleyeceğim King Diamond, Ghost ve Volbeat, lise yıllarında ucundan dinlediğim Offspring, sahne performansı için Rammstein, yine yeniden Amon Amarth, Testament gibi gruplar eklenince Ekim ayında biletimi alarak bu müthiş yolculuğun ilk fitilini de ateşlemiş oldum. Açıkçası bunda yanımda arkadaşlarla gidiyor olmanın rahatlığının payı büyüktü. Tecrübeli oldukları için uçak, kalacak yer gibi sorunlarımız olmayacaktı. Kalacak yeri de 5 kişi Nantes şehrinde güzel bir daire kiralayarak hallettik. Festivale yakın zamanda da arabamızı kiraladık. Nantes ile festivalin düzenlendiği Clisson köyü arası yaklaşık 30km.
Öncelikle bu yazımın ilk amacı yıllar sonra dönüp baktığımda o mükemmel festivalin ayrıntılarını hatırlamak, bir diğeri de festivale gitmeyi düşünen olursa ve bu sayfaya ulaşmışsa belki bir faydam dokunur, yol gösterici bir bilgi alır umudum.
3,5 saatlik İstanbul – Paris uçuşunun ardından Paris Charles De Gaulle havaalanına indik. Euro 2016’nın da etkisinden midir bilemiyorum ama pasaport polisinin yüzümüze bile bakmadan pasaportumuzu onaylaması şaşırtıcıydı. Ben çok daha fazla güvenlik beklerdim, en azından yüzümüze bakabilirdi. Bence büyük güvenlik eksikliği. Neyse akabinde uzun bir bekleyiş ve 3,5 saat süren Paris – Nantes hızlı tren yolculuğu sonrası evimize vardık.
Nantes görebildiğim kadarıyla ufak ve şirin bir şehir. Tarihi olarak büyük bir katedrali ve şatosu var. Evet etrafı hendekle çevrili ejderhaların koruduğu bildiğin şato. Perşembe akşamı yemek yedikten sonra kısa bir şehir turu sonrası ertesi güne hazır olmak için dinlenmeye çekildik.
Ertesi sabah da kahvaltı sonrası yaklaşık 30-40 dakika süren araba yolculuğumuz sonrası Clisson köyüne vardık. Köy halkından kimse dışarıda gezmiyordu ve evinin önüne araba bırakılmamasını isteyenler medenice bir şerit çekerek bunu anlatmışlardı. Biz de 3 gün boyunca 3 km uzağa park etmek zorunda kaldık.
İçeri girdiğinizde biletinizi kontrol ederek bilekliğiniz takıyorlar ve bir daha da size bilet falan sorulmuyor. Konser alanına girmeden cashless kartınızı alarak içine para dolduruyorsunuz. Nakit ve kredi kartı seçenekleri mevcut. Ancak yemekler ve aksesuar alışverişleri içeride ayrı ödendiği için sadece içecek parasını yükleyebilirsiniz. 3 gün için 100 Euro ödedim ve fazlasıyla yetti, hatta arttı.


1. GÜN

Başlayan yağmurla birlikte Hellfest’te ilk dinlediğim grup Halestorm oldu. Mainstage 1’de çalıyorlardı ve sadece adlarına aşina olduğum bir gruptu. Vokalin sempatikliği ve son çaldıkları şarkı “I Miss the Misery”’deki çoşku seyirci katılımıyla aklımda kaldı. Tam konserlik şarkı yapmışlar, dinleyip dinleyip duruyorum.
Oradan hemen Altar çadırındaki Kavok’a uzandık. Onlar da 80ler thrash esintileriyle kulağımızın pasını aldılar. Bu grubu ilk defa dinledim ve beğendim. İş var adamlarda!
Akabinde tekrar Mainstage 1’de 3. kez Anthrax izledim. Anthrax iyidir hoştur da bir süre sonra sıkıyor be. Olsun yine de “Antisocial” ve “Got the Time” dinlemek ve Joey Belladonna’nın Indians şarkısında kızılderili şapka takmasını görmek için bile değer.
Arkasından Altar çadırında Vader izlerken dinlendik ve pek tarzım olmadığı için sıkıldım.
Akabinde yemek falan derken kendimi Altar çadırında Sacred Reich dinlerken buldum. Eski olduklarını bildiğim grup tecrübenin hakkını verdiler. Şarkılarını bilmiyordum ama hepsi tanıdık ve güzel geldi. Tabii ki Black Sabbath coverı “War Pigs”de ise müthişlerdi. Vokalin sesi çok temizdi ve mükemmel bir performansla coverladılar.
Daha önce İstanbul’da izlediğim ve çok keyif aldığım Korpiklaani’yi satarak Mainstage 1’de Volbeat izlemeye geçtim. Çok kaliteli ve güzel müzik yapmalarına rağmen maalesef solo gitarist ve diğer elemanların durgunlukları nedeniyle seyirciyi ateşleyemeyen bir grup. Bir süre sonra da tüm şarkıları benzer gibi geliyor. Vokalinin sesi çok güzel ama maalesef bunlar çok büyük grup olmak için yetmiyor. Fransız seyircisinin de Johnny Cash bilmemesi sonucu “Dead Man’s Tongue” öncesi girişte çalınan “Ring of Fire”a katılımda büyük bir hayalkırıklığı yaşayan grup izlediğim süre zarfında güzel çaldılar ama seyirciyi gazlayamadılar. Zaten dediğim gibi bir süre sonra tüm şarkılar aynı gelmeye başladığı için orayı terkederek Altar çadırının yolunu tuttuk.
Overkill 3. kez yine karşımdaydı ve her zamanki gibi Blitz ortalığı dağıttı. Adam her seferinde daha da gençleşiyor. Yine çok gazlar, yine hayvan gibiler. Overkill thrash metal efsanesi olmaya devam ediyor. Hele benim için en güzel enstantane ise crowd surfing olayının bu konserde tekerlekli sandalyede oturan birine yapılmasıydı. Adamı sandalyesiyle gezdirdiler ve çok ama çok sevindi. Mükemmel bir görüntüydü. “Rotten the Core”, “Feel the Fire” ve “Elimination” hepimizi coştururken biz de dinlenmek üzere uzaklaşıyorduk.
Normalde müziklerine bayılmasam da daha önce İnönü Stadı’ndaki sahne şovlarına hayran olduğum Rammstein için çok heyecanlıydım. Hatta Mainstage önünden geçen ve diğer iki gün boyunca insanların bir taraftan bir tarafa dağcılar gibi geçtikleri çelik halatlar ilk gün Rammstein yüzünden konmamıştı. Demek ki sahne şovu harika olacaktı beklentisiyle izlediğim konser tamamen bir zaman kaybıydı. Ne bir sahne şovu vardı, en ufak bir aksiyon bile olmadı, ne de sahnedekilerde bir ruh veya istek. Zorla çıkartılmış gibi şarkılarını söylerlerken ben de Rammstein yüzünden kaçıracağıma üzüldüğüm ama o anki kararımla ve büyük bir sevinçle Testament izlemek için Altar çadırının yolunu tuttum.
Testament, bu adamlara ne desem ki. Bunlar da 3. kez ve yine dimdik bir şekilde karşımızdaydılar. Chuck Billy ve Alex Scolnick hayvanları yine ortalığın tozunu aldılar. “Over the Wall” ile başlayan fırtına, “The Preacher”, “Into the Pit” ve “The New Order” gibi klasiklerle devam etti. Chuck’ın mikrofonunu öyle bir ayarlamışlardı ki, sesi çiğ geldiği için 90’ların kasetlerini dinler gibi bir tat yakaladık. Normalde böyle bir şey bizi rahatsız etmeliyken kulaklarımızda eskiyi canlandırdığı için mutlu bile olduk. Testament çok ama çok iyiydi. Chuck yine kısa mikrofon çubuğuyla süper air sololar atarken, Alex ise sololarıyla yardı geçirdi.  Benim için Testament demek Yeni Melek konserinde sahneye çıkan onlarca metalcinin birlikte headbang yapması ve aralarından birinin Chuck’ın elini öpüp alnına götürmesi demektir. O görüntüleri yıllardır unutamam.
Sonrasında ise birşeyler atıştırırken Offspring de Mainstage 2’de arka fon oluşturdu. Lise yıllarıma gittim ve o zamandan aklımda kalan “Why Don’t You Get a Job” dinleyerek nostalji yaşadım. “Pretty Fly” ve “The Kids Aren’t Alright” dinleyemeden ayrılmak zorunda kaldık. Arada ise Tremonti ve Abbath’a uzaktan kısa süreliğine göz attım. Tremonti çok fena yardırıyordu. Adamlarda bir virtüözlük olduğu ortada.
Ve ilk günün sonunda nerdeyse saat 3:30 – 4 gibi kendimizi evde bulduk ve ertesi günü için dinlenmeye çekildik.  
  2. GÜN

Bir gün önce geç dönülen gece ve yorgunluk sonrası, üstüne de tekrar giriş sırasında kaybedilen zaman ve maalesef çok istemem rağmen Loudness, Glenn Hughes ve Sixx:A.M. izleyemeden girişimizi Mainstage 1 ve 40. Yılını kutlayan Foreigner ile yaptık. Sadece adını bildiğim grup çevremizdeki eskilere nostalji yaşatırken bize de dinlenirken arka fon oldu. Bana göre çok eski ve klasik rock yaptıkları için pek fazla dikkatimi çekemediler.
Yine izlemeyi çok istediğim –ki sadece marş modundaki 1-2 parçalarını bildiğim- Sick of It All ilk şarkılar itibariyle kulaklarımızı yorunca biz de yemek yemek için ortamdan uzaklaştık. Bu grup da 30. yıl turnesi ve sadece adıyla hafızamda kalmış oldu.
Mainstage 1’de sahne alan ve 3. kez izleme & dinleme şerefine nail olduğum Joe Satriani yine bildiğimiz gibiydi. Bu adam kadar işini yaparken zevk alanını görmedim. Adam bastığı her notadan acaip haz alıyor ve bunu da bizlere aktarıyor.
Satriani sonrası Mainstage 2’de Disturbed yerini aldı. Son albümüyle beğenimi kazanan ve bence eski zibidi halinden eser kalmayıp olgunluk dönemine ulaşan grubun performansı harikaydı. Son albümün büyük hiti “The Sound of Silence” ile birlikte büyük bir fedakarlık yaparak üstüste üç cover çalarak adeta kendi konserlerinden feragat etmiş oldular. İlk olarak sahneye Nicki Sixx ve gitaristini çağıran grup birlikte Mötley Crue klasiği “Shout at the Devil”i, sonrasında ise botoxlu Glenn Hughes ile birlikte “Baba O’Riley”i ve son olarak da Rage Against the Machine klasiği “Killing in the Name”i çalarak seyirciyi gaza getirdiler.
Mainstage 1’de headliner olarak çıkacak Twisted Sister’ı önlerden izlemek için bu sahnede bir önce çıkan Within Temptation’u da önlerden izlemek ve bu esnada Warzone’da sahne alan Bad Religion performansını da kaçırmak zorunda kaldık. Favori grubum olmasa da sempatiyle baktığım grubun –ki bana tüm kadın vokalli Senfonik metal grupları aynı geliyor- performansı güzeldi. Vokaldeki Sharon’ın güllü ve dantelli Yıldız Tilbe formatında çıkmasını –ki bence kadın yüz olarak da benzediği için Yıldız Tilbe’nin şişmanı benzetmesini yaptım- saymazsak güzel bir konserdi. “Faster” ve “Mother Earth” bildiğim şarkılardı. Sharon misafir olarak ertesi gün sahne alacak Tarja’yı konuk etti ve birlikte “Paradise”’i söylediler. Bu da biz festival seyircisine özel anlardı.
Akabinde yerimizden kıpırdayamadığımız için, her festival seyircisinin başına gelebilecek en kötü anlardan birine tanık oldum. Sevdiğin grubu beklerken dinlemek ve çekmek zorunda kaldığın ve en nefret ettiğin tarzda müzik yapan diğer grup. Evet Mainstage 2’de çıkan ve kulaklarımız ve 5 duyumuzun her şekilde içine eden Bring Me the Horizon adlı ergen grup beni mahvetti. Bir kısım metal müzik yazarlarının inatla parlatmaya ve metal müziğin yükselen yıldızı olarak göstermeye çalıştığı bu gençler bana tarifsiz acılar yaşattılar. Yaptıkları müzik bana zerre hitap etmiyor ve maruz kaldığımda da bana acı veriyor.
Ve sonunda geldik festival boyunca ilk defa büyük ve beklenen performans olarak karşımıza çıkan Twisted Sister’a. 40. Yıl ve veda turneleri sebebiyle maalesef ilk defa izleyebildiğim Twisted Sister konseri anılarımda izlediğim en güzel konserler listesinde zirveye oynayacaklar kısmında yerini aldı. Her anından tecrübe ve ustalık fışkıran konserin yıldızı tabii ki, frontman’lik dersi veren Dee Sneider oldu. Bir an bile yerinde durmayan seyirciyi sürekli yerinden oynatan, şarkılara eşlik ettiren bu adamın müziği bıraktığını bilmek çok üzücü. Ne desem ki, “Burn in Hell”, “You Can’t Stop Rock’n’Roll” gibi klasikleri arka arkaya patlatan TS’ın zirve performansı “We’re not Gonna Take It” ile oldu. Ölen davulcuları A.J. Pero’ya atfettikleri “The Price” ile mükemmel duygu yoğunluğu yaşatan TS, bir başka klasik “I Wanna Rock” ile hepimizi zıplattı, kudurttu. Geçen sene davulcuları A.J. Pero’yu kaybettikleri için turneye bir davul efsanesi Mike Portnoy ile çıkmaları bizim için büyük bir şanstı. Portnoy’un glam rock şarkılarda bile nasıl hayvanlaşabildiğini görmek güzel bir deneyimdi. Fransız seyircilerle dalga geçerek “Fransızca bilmiyorum. Söyleyeceklerimi anlamayanlar yanındakine çevirttirebilirler” diyerek güldüren Dee, “40. Yılımız ve bırakıyoruz” dedikten sonra da daha önce veda turnelerine çıkıp da müziğe devam eden Scorpions, Judas Priest ve Ozzy Osbourne’a da laf çakmayı ihmal etmedi. Misafir sanatçı olarak Motörhead efsanesi Phil Campbell’ı konuk eden grup onunla birlikte “Shoot ‘Em Down” ve Motörhead klasiği “Born to Raise Hell” çalarak unutulmaz bir performans sergilemiş oldu. Kapanışı da anlamlı ve muhteşem bir klasik olan S.M.F. ile yaptılar. Açıkçası bu adamların ülkemize gelmemiş ve muhtemelen bir daha da gelemeyecek olmaları Türk metal seyircisi için çok ama çok büyük bir eksiklik. Bu adamları mutlaka izlemelisiniz. Bizim için Twisted Sister’ı izlemek ve şarkılarına eşlik etmek unutulmaz bir deneyim, bu büyük gruba ayrılan 1 saat 15 dakikalık süre ise büyük hayal kırıklığı oldu.

 

3. GÜN

Geldik festivalin son ve en koşuşturmalı gününe. Güne dışarıda yapılan sağlam bir kahvaltıyla başlayarak ilk iki gündeki aynı arabadan alana yürüme ve içeri girerken kuyrukta bekleme ritüelleri derken Orphaned Land ve Dragon Force isteyip de göremediğimiz gruplar listesine eklenmiş oldu.
İçeri girdiğimizde Mainstage 2’de Tarja sahnedeydi. Dün kendisini misafir olarak izlemiştik bu sefer de ev sahibiydi. Kendi şarkıları dışında Muse’dan bir ve tabii ki Nightwish’den bir çok şarkı çaldı. Güzel bir giriş dinlencesi idi.
Akabinde Mainstage 1’de yerli grup Gojira çalarken biz de fırsat bu fırsat diyerek yemek yemeye gittik. Açıkçası ben Gojira’yı daha önce izlediğimde hiç ısınamamıştım. Zaten bir bunların bir de Mastadon’un bu kadar popüler olmasını hala anlamış değilim. Yemek sonrası da War Zone yakınlarındaki Lemmy Kilmister türbesini tavaf ederek gerçekten hacı mertebesine ulaşmış olduk!
Yemek sırası ve yemesi derken Mainstage 2’de çıkan Blind Guardian konserine yarısında yetişebildim. Ki aynı saatlerde Altar çadırında Insomnium ve Valley çadırında ise çok ama çok görmek istediğim Kadavar çalıyordu. Bunları da malum listeye ekledik. Konser alanına tam olarak yerleşip açımızı bulduğumuzda ise Blind Guardian konserlerinin olmazsa olmazı “The Bard’s Song – In the Forest” çalarak görevini yerine getirdi. Arkasından gelen “Mirror Mirror” da cilası oldu. Bu adamları 2006 yılında kendi konserlerinde –ki o anlarda Galatasarayımızın unutulmaz Gerets’li son maç şampiyonluğuna da radyodan tanık olmuştuk-  izledikten yıllar geçtikten sonra öğlen meze niyetine izlemek koydu. Hoş ben Hansi’nin saçlarına da alışamadım ve bir kere izledikten sonra bir daha da izliyim diye bir moda giremedim. Demek ki tek konserlikmişsin Blind Guardian.
Black Sabbath efsanesini önlerden izlemek ve arka arkaya da sevdiğimiz gruplar çıkacağından Mainstage önünü daha o saatlerden mesken edindik. Blind Guardian sonrası Mainstage 1’de sahneye Slayer çıktı. Benim için 3. kere olduğu, artık sıktığı ve sıradaki Amon Amarth’ı daha iyi bir yerden izlemek için biraz çaprazdan izlemek zorunda kaldım. Sıktığı için neden diyorum çünkü Slayer’ın karambol soloları bana yıllardır haz vermiyor. Tom Araya’nın o piç ve sinsi bakışlarını görmek bana daha fazla haz veriyor müziklerinden öte. Tom amca beyaz sakalları ve minimum replikle yine formundaydı. Kerry King yine karambol soloların hakkını verdi.  Safi şekilsin be Kerry’cim. Jeff Hannemann’ın yokluğu içimizi acıttı. Yıllardır sabit kadroda olan ve çok saçma bir şekilde hayatını kaybeden Hannemann için de son şarkılarda güzel bir arka fon açıldı. Yerine gelen eleman da bence gayet sağlam iş çıkardı. Repentless ile başlayan konserin son kısımları artık bilindiği üzere arka arkaya çalınan klasikler “Dead Skin Mask”, “Raining Blood” ve “Angel of Death” ile de son buldu. Sonuç olarak sanırım Slayer izleme limitimi yeterince doldurdum. Elveda Slayer, See you in another life brothers.
 
Slayer sonrası 4.kez izleme şerefine nail olduğum ve bıraksanız bir o kadar daha izleyip de sıkılmayacağım Amon Amarth Mainstage 2’de yerini aldı. Hep diyorum, yine diyorum, bence aktif metal grupları arasında zirvedeki gruptur. Açık ve net. Adamlar 10. albümlerini çıkarıyorlar ve hala her albümde ileri gidebiliyorlar. Bu müthiş bir başarıdır.  Playlistlerini de bir o güzel şekilde güncelliyorlar. Hem eski hitler hem de son dönemdeki hitlerine yer verirlerken, yeni albümden de şarkılar koyuyorlar. Misal Megadeth playlistinde sırtını hala 20 senelik şarkılara dayamış durumda. Örneğin Amon Amarth daha önceki konserlerinde sona sakladıkları “Pursuit of the Vikings”i artık ilk şarkı olarak çalarak, bizde hit ve bomba şarkı çok mesajı vermiyor da napıyor a dostlar? Evet bu muhteşem şarkıyla başlayan konser, son dönem hitlerden “As Loke Falls", son albümden “First Kill”, eskilerden “Cry of the Black Birds” ile devam etti. Arkasından gelen büyük hit “Death in Fire” öncesi Johan Hegg “Death in...” diye bağırdı ancak istediği “Fire” çığlığını duyamadı ve napıyosunuz lan siz der gibi kafasını salladı. Fransız seyircisini gördükten sonra metal gruplarının neden bizlere hayran olduğunu anlamış oldum. Çünkü bizim seyircimiz festivale de, konserlere de aç olduğu için gereken coşku ve katılımı gösteriyor. Neyse “Death in Fire” sonrası son dönem klasiklerinden “Deceiver of the Gods” ve eskilerden “Runes to My Memory” geldi. Son dönemden “War of the Gods” sonrası ise son albümden çıkan yeni metal marşımız “Raise Your Horns” geldi. İşte Amon Amarth bu yüzden çok büyük. Adamlar 10. albümlerinde bile marş gibi şarkı yapabiliyorlar. Tükenmenin tam tersine her albümde ortaya muhteşem riffler ve şarkılar çıkarmaya devam ediyorlar. Bu parça da tam konserlik, ve buna canlı olarak eşlik etmek muhteşemdi. Arkasından da Twilight of the Thunder God albümünün en güzel iki şarkısı “Guardians of Asgaard” ve albüme de adını veren “Twilight of the Thunder God” geldi. Son şarkı öncesi Johan’ın baltasıyla yaptığı patlamalı, alevli şov da güzeldi. Rammstein bunu bile yapmadı. Peeeh. Neyse Amon Amarth yine damağımızda muhteşem tatlar bırakarak sahneden inmiş oldu. Son albümden en sevdiğim şarkı “The Way of Vikings”i de bir başka konsere bıraktık. Ömrüm el verdiğince ben bu adamların konserlerini izlemeye devam edeceğim. “Raise Your Horns” ulaaan!!!
Mainstage 1’de sıra Megadeth’e geldi. Son albümleri Dystopia’yı oldukça beğendiğimi eklemek istiyorum. Megadeth’in bu kadar sene sonra bile böyle güzel albümler yapıyor olması takdire şayan. Ancak Mustaine’in yıllar geçtikçe de kendinden tiksindirdiği de ortada. Dini olaylara kendini kaptırması, Black Metal gruplarından nefret etmesi, Nick Menza’nın ölümünde bence pay sahibi olacak kadar kaprisli olması derken ben bu adamdan bildiğin nefret etmeye başladım. Bu adamın yıllardır konser kıyafeti bile aynı. Ya beyaz ya da siyah gömlek altına kot pantolon. İnsan biraz dinamik olur arkadaş ya. Playlist bile 20-25 senedir şarkılardan oluşuyor. Son dönem hitlerinden Public Enemy No. 1 veya Whose Life neden listede olmaz şaşırdım. En azından konserlerine yenilik ve dinamizm gelirdi. Son albümden “The Threat is Real”, “Poisonous Shadows”, “Dystopia” ve “Fatal Illusion” çalarken klasiklerden de  “Hangar 18”, “Tornado of Souls”, “She Wolf”, “Trust”, “A Tout Le Monde”, “Symphony of Destruction”, “Peace Sells” ve yıllardır son şarkı olarak çalınan “Holy Wars” çaldılar. Özellikle Fransa’da olduğumuz için “A Tout Le Monde” şarkısının nakaratını uzatmasını, seyirciyle daha fazla iletişime geçmesini beklerdim. Olmadı. Seyirci de zaten “Symphony of Destruction” girişinde Arjantinliler gibi “I love you Megadeth” çekmediler. Böyle gruba böyle seyirci. Zalimsin Mustaine sevmiyorum seni, rahat uyu Nick Menza, adamımsın! Yerimizi kaptırmamak uğruna da Temple çadırındaki Empyrium’u da görememek çok koydu.
Sıradaki grup ilk defa göreceğim ve oldukça merak ettiğim Ghost oldu. Bir sonraki Black Sabbath konserini önlerden izlemek için yerimizden kıpırdayamadık ve Ghost’u sadece dev ekrandan izleyebildik. Ama ne izleme. Ben böyle muhteşem bir sahne gösterisi görmedim. Ghost gördüğüm en büyük proje grubu. Evet adamlar bir konsept ve çevresinde yarattıkları gizemle çok başarılı işler yapıyorlar. Papa’nın sürekli değişmesi (veya öyle düşünmemizi istemeleri) seyircide de çok büyük hayranlık ve merak uyandıran çok başarılı bir hareket. Adam seyirciye yukarıdan ve küçümser bir konuşmayla harikulade hükmediyor. Rahibelerden ve çocuklardan oluşan koroların çıkması, Papa’nın seyirciye kutsal su içirmesi ve son şarkıdaki havai fişekler falan hepsi mükemmel. Tabii çaldıkları şarkıların da bunlarla müthiş uyumunun etkisi ortada. Ghost ilk defa izlediğim mükemmel bir peformansa imza attılar. Ve bu adamlar daha 3. albümlerini çıkardılar. Büyüksünüz!
Ve geldik festivalin ana amacına. Metal müziği yaratan, yönlendiren, şekillendiren Black Sabbath efsanesine. Ozzy Osbourne’u 2010’da İstanbul’da görmek yetmemişti. Black Sabbath olarak Tony Iommy ve Geezer Butler’ı da görmeliydim. The End adlı turnelerinden sonra dağılacaklarını ve veda ettiklerini duyurunca –ki bu sefer bana da son gibi geliyor- artık izlemek şart olmuştu. Önce arka ekranda şeytanın doğuşu temalı bir video izledik ve Black Sabbath amblemiyle birlikte efsaneler tam karşımızdaydı. Grupla aynı adı taşıyan ilk albüm ve ilk şarkılarıyla bizi karşıladılar. Arkasından 2. albümlerinden muhteşem bir parça “Fearies Wear Boots” geldi. Sonrasında da 3. albümden “After Forever” ve “Into the Void” söylendi. Sırayla gidildiği için bu sefer de 4. albümden muhteşem bir parça olan “Snowblind” geldi. Sırada ise büyük hit “War Pigs” vardı ve seyirciyle birlikte hep birlikte söylendi. Muhteşem bir andı! Tekrar ilk albüme döndük ve grup “Behing the Wall of Sleep” ve sonrasında da eskimeyen klasik “N.I.B.” çalındı. 2. albüme döndük tekrar ve aynı albümden “Rat Salad”, sonrasında hayvani baterist –ki kendisinin tpi de Muppet Show’daki Animal’a benziyordu- Tommy Clufetos’un enfes bateri solosu ve o solo üzerine de beklendiği gibi “Iron Man” geldi. Playlist grubun Ozzy ile kaydettiği ilk dört albüm (Black Sabbath, Paranoid, Master of Reality ve Vol IV) ağırlıklı idi, 5. ve 6. albümlere (Sabbath Bloddy Sabbath ve Sabotage) rağbet etmeyerek, Ozzy ile kaydettikleri ilk dönemin sondan bir önceki toplamda 7. albümü olan Technical Ectasy’den “Dirty Woman” çalınması ilginçti. Yine bir başka efsane “Children of the Grave” ile konser bitti. Arkasından tabii ki bis yapıldı ve Ozzy Osbourne, Tonny Iommy, Geezer Butler’dan kurulu, Ozzy’nin elemanı Tommy Clufetos’un destek verdiği metalin kurucusu Black Sabbath son olarak unutulmaz efsaneleri “Paranoid”i söylemek üzere karşımıza çıktılar ve bir efsaneyi daha uğurlamanın hüznüyle konser bitti.
Ozzy Osbourne yıllardır olduğu gibi yine iki büklüm ama şarkı söylerken enerjikti. Bir arkadaşım adam bitmiş dediğinde, bu adam gençken de böyleydi dedim. Bu adamın eski konserlerini açın aynısı. Adam zaten hep uyuşturucunun, alkolün etkisi altında sahnedeydi, yarı ölü gibiydi zaten. Ozzy’nin crowd surfing izleyen seyirciyi “look at me” diye azarlaması ise komikti. Tonny Iommy ise resmen sahnede aristokratlık dersi verdi. Adam gitarın tanrılarından ve cool duruşundan saniye ödün vermedi ve çıkarım işimi yapar giderim dedi. Tam bir İngiliz aristokratı değil de nedir? Geezer Butler da yaşına rağmen, basla harikalar yarattı. Bateriste tekrar değinmem gerekirse gördüğüm en güzel performanslardan birine imza attı. Adam arkada o klasik heavy metal şarkılarına ne güzel ataklar yerleştirdi, ne güzel coştu. Dinlemekten ve izlemekten mest oldum.
 
Biz bitti demeden bitmez diyen Hellfest ekibi, Black Sabbath üstüne bir de King Diamond koyunca, sabah erkenden trenimiz olmasına rağmen kralı az da olsa izledik. Maalesef sonuna kadar kalamadık ama kaldığımız süre zarfında benim için özel yeri olan “Sleepless Nights” ve tapılası şarkı “Eye of the Witch” i dinlemek bile yetti. Ama bir kenara yazdım, ki yıllardır King Diamond’un albümlerini, edebi yaklaşımını takdir eden birisi olarak hayranıyımdır. Bunu saymadım bir kere de bu adamı ve ekibini tam sürüm konserde izlemek isterim.
Sonuç olarak arkamızda muhteşem anları, eşsiz ezgileri, unutulmaz riffleri bırakarak, benim için ilk yurtdışı büyük festivalimi geride bıraktım. Fransız halkı inatla dillerinde ısrar etse de, hatta bira satanların bazısı İngilizce konuşamasa da, seyirci kütük gibi izlese de, orada bulunan 100bin seyirci o kadar alkol ve ot tüketmesine rağmen bir tane bile olay çıkmaması medeniyette olduğumuzu gösteren detaydı.
Hellfest benim açımdan unutulmaz bir deneyim oldu. Herkese de en azından yurtdışı bir büyük festivali  izlemesini tavsiye ederim. Sırada ise şimdi Graspop veya Wacken var. İzlenecek gruplarda da AC/DC, Aerosmith ilk aklıma gelenler.  
 






28 Mayıs 2014 Çarşamba

WHO WERE THEY, THEY WERE THE METAL KINGS!!!



Yıl 1996, Bornova Anadolu Lisesi sıraları. Müzik zevkimin pop müzikten tiksinip, Cartel ile değişik şeylere, inadına anti-popa eğrildiği yıllar. Ama Cartel de tatmin etmiyor beni. O sıralar aynı sınıftaki pek de sevilmeyen kıl tiplerden Saygın'ın bana verdiği Manowar - Kings of Metal kasetiyle hayatım değişiyor. Kasetteki elinde zincirli kaslı adam çizim muhteşem, zaten karikatür sanatına gönül vermiş bir bireyim. O çizimi gördükçe insan bunu nasıl çizer yahu diyorum. Kasedi Almanya'dan getirdiğimiz müzik setine takmam ve ilk şarkı "Wheels of Fire"ı dinlememle, o muhteşem sound ve vokalden nasıl etkilendiysem, aradan geçen 18 yılda heavy metal başta olmak üzere metal müzik nerdeyse hayatımın çoğunu doldurmuş, yeaa biz o grupları lisede dinliyorduk diyenlere tekme tokat girişecek kadar tiksinmişim. Biz de lisede dinliyorduk ama sizin gibi dönmedik lan ibneler. Tutkumuz oldu işte. Saçlarım askere gidene kadar hep uzundu, askerden döndüm ve yine uzun.
Kim derdi ki 18 yıl önce ilk dinlediğin metal kasedinin 25. yıl turnesine gidiceksin, giderken de Manowar'ı üçüncü kez izleyeceksin, utanmadan da diğer konserler iyiydi ya, bir dahakine izlemesem de olur diyeceksin.
Kan alırlar Kamil kan...

Neyse efendim zaman öğleden akşama döndüğü anlarda konser alanına vardık. Eski ev arkadaşım Satış Müdürü olduğu için, girişkenliğini de kullanarak bizlere özel VİP alanda yer ayırtmış. Bilmem kaç TL verip de sınırsız alkol alanlarla aynı alanda alkolsüz izledik konserleri ama güzeldi.Biraların parasını vererek izledik diye düzeltiyorum :)

Yıllardır aynı mekanlarda eğlendiğimiz dotlarımız Doruk, Aytek, Bürkan ve Emre'den kurulu Fallen'a ne yazık ki yetişemedik, Kırmızı'yı önceleri defalarca izlediğimiz için pas geçtik ve açılışı artık izlemekten gına getiren Pentagram'la açtık. Açıkçası grup da heyecanını yitimiş mi diyim, bize mi sıkıcı geliyor ama eski coşkularından uzak olduklarını düşünüyorum. Murat İlkan'ın gidişi ve yerine gelen vokalin yetersizliği de grup için büyük dezavantaj. Uzun İnce Bir Yoldayım şarkısında vokali uzatınca adam ritmi kaçırdı, e ama böyle bir gruba da yakışmadı doğrusu.

Saatler 20.30'a doğru gelirken de sahneye Arch Enemy çıktı. Şansıma bu grubu hem deefsane vokal Angela Gossow ile birlikte 2009'da Unirock'da yine aynı mekanda izlemiş ve çok keyif almıştım. 5 yıl önce ortalığı "One for all, all for one/ We are strong, we are one/ Nemesis" sözleriyle iyi ki inletmişiz. Yeni vokal Alissa White-Gluz da fena değil ama asla bir Angela değil derken Arch Enemy'nin sahne almasıyla beraber ses skandalı da patlak verdi. Evet ecnebilerde seks skandalları, bizde ses skandalı. Grubun sesini öyle bir kısmışlardı ki nerdeyse vızıltı gibi gelmekteydi. Ne vokalin sesi, ne gitar soloları hiçbir şey duyulmuyordu. İlk 3-4 şarkı boyunca seyirci tepkisini zaman zaman yuhalayarak, zaman zaman ses siteminin kurulu olduğu kuleye pet şişeleri atarak gösterdi. Hatta bir cengaver arkadaşın kuleye tırmanıp oradakilerle ateşli şekilde tartıştığını gördüm. İyi de yaptı, belki adam uzun bir yoldan sırf bu grubu görmek için eziyet çekerek geldi. Sen de sesini ayarlayama, lise müsameresindeki amatör gruplardan bile düşük sesle seyirciye dinlet. Tabii grup üstüne alınır da sahneden iner mi derken, 6 veya 7. şarkı olarak Nemesis'i çaldılar ve sahneyi terkettiler. Son 2-3 şarkıda ses sitemi bir nebze yükselse de hiçbir işe yaramadı. Davulun crosslarının duyulmadığı Arch Enemy konseri mi olur lan şerefsizler.

Öhöm neyse sonraki ara açıkçası Manowar'da da ses böyle olursa naparız tedirginliğiyle geçti.

Saat tam 22.00'de Heavy Metal'in kralları üçüncü kez İstanbul seyircisinin karşısındaydı. 2005 yılındaki Yedikule konseri konser tarihçemde kendine has yeri olan eşsiz bir deneyimdi. Nerdeyse 2,5 saati bulan ve tüm klasiklerin çalındığı, ambiyansıyla mest eden, şimşeklerin de bu ambiyansa eşlik ettiği muhteşem bir konser olmuştu.
2010 Sonisphere ise Manowar'ın konuk oyuncu olduğu, akıllarda Joey DeMaio'nun "Dört büyük grup var diyorlarmış, siktirin" temalı konuşması ve dostları Dio'ya şükranlarını sundukları duygu dolu anlarla kalmıştı.

Ne yazık ki korktuğumuz oldu ve Manowar sahnedeyken de aynı ses sistemi rezaleti nazaran daha az şekilde devam etti. Sanırım bir önceki skandalın üzerine yaptıkları tek şey sesi köklemek olmuştu. Onun dışında kanalları ayarlıyım, tüm enstrümanların sesini vereyim gibi bir dertleri olmamış arkadaşların.

Playlist internette turneyle ilgili gördüğümüz listenin aynısıydı ve önceden okuyup güzelmiş dediğimiz listeyi teker teker dinledik.

Grup konsere yıllardır her türlü konserlerinde adet olduğu gibi Manowar şarkılarıyla başladılar. Ardından yine her albümden birer şarkı ortaya karışık yaparak Blood of My Enemies, Sign of The Hammer, The Lord of Steel ve The Dawn of Battle ile devam ettiler. Bu esnada da seyirciyle diyaloğa hiç girmediler.

Hemen arkasından konu albüme geçildi ve ilk şarkı, daha doğrusu hikaye başladı. Evet yıllardır dinlediğimiz hikayenin yani The Warrior's Prayer'ın görüntülerini de izlemek doğrusu bambaşka bir keyifti. Özellikle

"Gods of war i call you, my sword is by my side
I seek a life of honor, free from all false pride
I will crack the whip with a bold mighty hail
Cover me with death if i should ever fail..
Glory,majesty,unity Hail..hail..hail..."

repliklerini tek bir ağızdan tekrarladık

Siyahi ufaklığın dedesine sorduğu "Who were those four men?" sorusuna sanırım konsere özel farklı bir cevap aldık.
-Who were they?..They were the Kings of Metal!". (Burası albümde They were the Metal Kings olarak geçer)

Akabinde de 25 yıldır alışık olduğumuz üzere gaz ötesi parça The Blood of the Kings geldi. Son yıllardaki konserlerinde olduğu üzere sayılan ülkelere yeni dörtlüklerle çeşit gelmişti ve evet ülkemiz de o sayılan ülkeler arasında vardı.

Buraya özel değil, son yıllarda Manowar'ın konser kayıtlarında tercih ettiği güzel bir derleme olmuş.

Mehter marşıyla imparatorluğu yaşamış bir ülkeye ne kadar ters olur bilemem ama arkasından da insana "krallık da fena değilmiş olum bildiğin gazmış" dedirten Kingdom Come geldi.

Arkasından tüm izleyicilere duygu dolu anlar yaşatan "Fallen Brothers" videosu ve arka planda da çalan enstrümantal Hearth of Steel nam-ı diğer Herz aus Stahl geldi.

Adamlar videoda ölen bodyguardlarını bile unutmamışlardı ki, hoş bir davranıştı.

DeMaio'nun da can dostu Dio'nun ve grubun emektar davulcusu Scott Columbus'un görüntüleri sayesinde ruhlarını şad ettik.

Ve yıllar önce Caravan'da Tornado ile hep beraber söylediğimiz Heart of Steel'i binlerce kişi ve tabii ki eser sahibiyle birlikte söylemek konserin doruk noktalarından biriydi.

Arkasından sikko ses sitemiyle bir DeMaio bass solo denemesi geldi ama rezalet ötesiydi, adam notaya bastıktan 2 saniye sonra ses gelmesi ve cızıltılar eşliğinde Sting of Bumblebee denemesine şahit olarak bunu unutulacak kötü anlar listemize yazdık.

1996 yılında Manowar ve heavy metal maceramı başlatan oldukça erotik ve adamlara şapka çıkartacak bir videoya sahip Wheels of Fire geldi.

Yanlış hatırlamıyorsam bu şarkıyla birlikte ses sisteminde az da olsa bir iyileşme yaşandı ya da ben artık iyice havaya girdiğim için olabilir.

Arkasından artık Metal müziğin milli marşlarından sayılan Hail and Kill geldi. Eric Adams'ın sesi hala harika ama özellikle bu parçada eko ve efektlerin bokunu çıkardı ama yine de adam hala titretiyor be.

Yine yazının son sözlerine de ev sahipliği yapan Manowar'ın diğer gruplara meydan okuduğu albüme de adını veren klasik Kings of Metal ile albümü tamamlamış olduk.

Bis beklerken Joey DeMaio daha önce de olduğu üzere halka Türkçe seslendi, ama bu sefer nerdeyse nutuk attı. Defalarca seyirciye Hasiktir çektirerek içimizi boşalttırdı, birazdan "Fener için opera"ya başlarız derken, Soma faciasında ölenlere bu konseri adadıklarını söyleyerek en azından yakın zamanda ülkede yaşanan bu elim olaya kayıtsız kalmadıklarını göstermiş oldu.

Sonrasında ise Manowar'ın konserlerde kitleleri çıldırtmak için yazdıklarını düşündüğüm bir diğer milli marş Warriors of the World United geldi, ancak Eric Adams beklediğim gibi nakaratta seyirciyi şarkıya katıp uzatmadı. Ben orda o nakarat kısmını defalarca seyirciye söyletmesini beklerdim.

Bir Manowar klasiği olarak son şarkı Black, Wind, Fire and Steel'e başladılar. Şarkının ilk kısımlarını Eric, Joey ile beraber söylediler.

Ve sonrasında da playbackten çalınan The Crown and The Ring eşliğinde konseri terkediş ve evlere dağılış.

Bu yazının yazarı olarak lise arkadaşım Saygın'a (Einstein olamadın ama en azından bir işe yaradın len), bu konseri özel mekanda izlememizi sağlayan sevgili dostum Serdar'a, orada tanıştığımız ve ilk fırsatta kolumu dövdürteceğim Volkan'a, içtiği içkilerle arkamızda bayılan kızın dostlarının ilgilenmemesi yüzünden kızla tek başına ilgilenmek zorunda kalan kızın potansiyel sevgilisi bahtsız savaşçıya sevgilerimi yolluyorum... 

Ha bir de Other Bands Play, Manowar Kill....


13 Ağustos 2013 Salı

TOGETHER WE STAND DIVIDED WE FALL


Iron Maiden efsanesini dinlediğimiz konserden hemen 10 gün sonra bir başka efsaneye tanık olmak hayatımda yaşadığım ender iki haftalık bir süreçti. Ha diğer iki haftalık süreç neydi derseniz ne biliyim lan ben derim.

Neyse Roger Waters'ı tanımayan bilmeyen yoktur sanırım, e bir de konserin konsepti The Wall gibi efsane bir albüm olunca beklentiler iki katına çıktı haliyle. Albümün hikayesi ve anlattıkları zaten Roger Waters'ın sadece şarkı söylemediğini aynı zamanda edebiyat yaptığını da gösteren şeyler. İTÜ'ye okuluma yıllar sonra bu vesileyle gitmiş olmak da ayrı bir gurur kaynağıydı. Stat süper olmuş ama çıkışta çok bekledik.

Yukarıdaki foto konser öncesi sahnenin durumunu gösteriyor. Bembeyaz bir duvar biz seyircilere derdini anlatmak için bizi bekliyor.

Roger Waters ve ekibi saat tam 21:00'de derdini anlatmak üzere sahnede yerini aldı. Öncesinde kamera ve fotoğraf makinelerinin flaşlarını kapatmamız gerektiğini belirten bir uyarı duyduk. Tabii adamların aklına nereden gelecek, lazeri olan da lütfen sahneye tutup şu güzelim ortamı bozmasın diyemedi haliyle.

Konser "I'm Spartacus" bağrışları, gitarlarla beraber atılan havai fişekler ve akabinde gelen In The Flesh ile başladı. Ekranda Roger Waters'ı görmenin tarifi yoktu, adam kanlı canlı karşımızdaydı. Gerçi yaşlandıkça inceden bir Richard Gere karizması da kazandığını söylemek yanlış olmaz. Richard Gere daha genç ama olsun :)

Hemen ardından duvara çarpan bir uçak ve ekranda beliren Eric Fletcher Waters fotosu ve isim kartıyla birlikte The Thin Ice adlı şarkı da başlamış oldu. Eric Fletcher Waters, Roger'ın daha bir yaşındayken II. Dünya Savaşı'nda kaybettiği babası.

Ardından gelen şarkı ise Another Brick In The Wall Part 1 idi. Yine babasını kaybetmesi ve ardında bıraktıklarından bahsederek yüreğimizi burktu Roger Baba.

Konserin sıradaki şarkısı Another Brick In The Wall Part 2 öncesi gelen bir sistem ve öğretmenler eleştirisi The Happiest Days of Our Lives idi ve sahnede büyük bir kukla belirdi. Akabindeki ekranda beliren "I Believe" yazısıyla birlikte efsane parça Another Brick In The Wall Part 2 geldi. Bu parçaya İTÜ Çocuk Korosu'nun eşlik etmesi ise konserin en güzel anlarından biriydi. Veletler ne kadar şanslılar büyüyünce "Olum ben Roger Waters'la konserde şarkı söyledim" diyecekler.

Bir sonraki parça ise Roger Waters'ın konserlerinde yeni çaldığı bir nevi güzelleme gibi olan The Ballad of Jean Charles De Menezes oldu.

Ardından konsere damga vuran Roger Waters konuşması geldi. Hoşgeldiniz, öncelikle burada olmaktan çok mutluyum dediği anda "Her yer Taksim her yer direniş" tezahüratları yükseldi. Korodaki çocuklar için alkış istediği anda ekranda Gezi Eylemlerinde hayatını kaybeden 5 gencecik arkadaşın resmi çıktığında kalabalık deliye döndü ve herkesin tüyleri diken diken oldu. Konserin en anlamlı anıydı. Türkçe olarak iyi başladığı konuşma uzun olunca ortalarında sıçtı, hatta İngilizce ne diyeceğimi unuttum bile diyerek tüm karizmayı çizdirdi derken, "bu şarkıyı tüm dünyadaki devlet terörü kurbanlarına adamak istiyorum" diyerek kurtardı.

Arkasından gelen şarkı Mother oldu ve Roger Baba "Mother, should i trust the government?" derken tek bir ağızdan kocaman bir Noooo çektik.

Bir sonraki parça unutulmaz klasik Goodbye Blue Sky idi ve ekranda harika bir animasyon vardı. Yalnız burda ilginç olan uçaktan insanoğlununun üzerine atılan simgelerdi. Shell, Mercedes, Haç, Yahudilik gibi imgelerin yanında Müslümanlığı temsilen çıkan ay yıldızda seyircinin alkışlaması garibime gitti. Sonuçta orada bize yapılan bir güzelleme yoktu tam tersine dini simgelerle dinin insanlara zarar verdiği, dünyalarını kararttığı anlatılmak istenmekteydi.

Arkasından gelen Empty Spaces şarkısı çalarken arka planda filmde olduğu gibi sevişen çiçekleri izledik.

Akabinde ise benim çok sevdiğim parça What Shall We Do Now geldi ve Roger Waters'ın sesinden o melodik haykırışları duymak beni mestetti.

TV'de yayınlansa sansür yemesi gereken taş gibi göğüsleriyle dans eden kızlı görüntüleriyle Young Lust şarkısını dinledik.

Otel odasındaki kamera görüntülerinden Pink'in odaya attığı kızın hayran olmasını ve Pink'in zamanı gelince çıldırmasını One of My Turns ile birlikte yaşadık.Ancak Roger Baba yaşı gereği çıldırmadı, çıldırması sözlerde kaldı.

Don't Leave Me Now 'da Roger Waters ile beraber ağıtlar yaktık.

Arkasından gelen şarkı Another Brick In The Wall Part 3 ile üçlemeyi tamamladık. 

The Last Few Bricks çalarken duvarın tamamlanmasını izledik. Bu esnada duvarda gösterilen kırmızı temalı görüntüler ise muazzamdı.

Ve konserin ilk yarısı ara finalde gelen Goodbye Cruel World ile duvarı tamamlayıp dinlenmek için ara verdik.

Ara sırasında duvarda devlet terörüne kurban olanların fotoğrafları verilmişti. Türkiye ise Hrant Dink, Adnan Menderes, Ethem Sarısülük ve Mehmet Ayvalıtaş ile temsil edilmekteydi. Ahhh ahhh oraya Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan ve Erdal Eren gibi kurbanların da fotoğrafları yakışmaz mıydı be Roger'ım Waters'ım...

Aradan sonraki ilk şarkı ise efsanevi parça Hey You oldu.Ancak Roger Waters bize sadece şarkıyı dinletti, kendini göstermedi. Adamlar resmen koskoca duvarın arkasından gizlenerek bile bizi kendilerine hayran bıraktı. Bu şarkının ise en güzel anı tüm yürek "Together we stand, divided we fall" dediğimiz andı.

Albümün en içten yakarışının olduğu Is There Anybody Out There ile içimizi döktük.

Sıradaki şarkı Nobody Home ile Roger Waters yüzünü bizlere tekrar gösterdi. Bir ordada, gece lambasının altında şarkısını söylerken biz de odaya dışarıdan bakan röntgenciler gibiydik.

Vera'da tüm stat Roger Baba ile birlikte Vera için ağıt yaktık.

Sıradaki parça Bring The Boys Back Home idi. Şarkı esnasında ekranlarda dünyanın çeşitli yerlerinden açlık ve sefaletle boğuşan çocuk fotoğrafları ve mesajlar yayınlandı ve son olarak şarkının adı çıktı.

Arkasından ise bir diğer efsanevi parça Comfortably Numb geldi. Roger Waters ve gitaristi duvarın üstünden bu şarkıyı icra ederlerken eminim ki birçoğumuz benim gibi "keşke David de çıkıverse o duvardan" demişizdir.Bu muhteşem parçayı canlı dinlemek de unutulmaz anlarım arasında yerini almış oldu.

Roger Baba'nın ortalığı dağıtmasından önce yer alan şarkı The Show Must Go On ispeten sakin geçti.

Ardından ise faşist Roger Waters yani Pink'in ortalığı dağıttığı parça In The Flesh geldi. Roger Waters'a güneş gözlükleri ve deri ceket cuk oturmuştu. Ne karizma varmış abi sende be! Hele boğazını keserim hareketi süperdi! Şarkının bitimiyle beraber Roger Waters taramalı silahla ortalığı dağıttı ki o andaki yüzü görülmeye değerdi!

Roger Baba İngilizce sorarken ekranda da Türkçe olarak "Aranızda paranoyak olanlarınız var mı? Bu sizin için" yazısı ve arkasından da şarkının adı olan Run Like Hell çıktı. Konserin ikinci yarısının ortasından beri uçmakta olan domuz da sahnenin önlerinde ve seyircinin üzerinde bu şarkıyla birlikte uçmaya devam etti.

Roger Baba'nın megafonla söylediği Waiting For the Worms ile konser devam etti.

Stop ile soluklandık.

Sonunda The Trail eşliğinde Roger Baba'nın yargılanmasını ve duvarı yıkmakla cezalandırılmasını animasyon eşliğinde izledik Şarkının bitimiyle de duvar yıkıldı.

Outside The Wall ile huzura kavuştuktan sonra Roger Waters bize saz arkadaşlarını tanıttı ve alkışlattıktan sonra da konser sona erdi.

Ama ne konserdi, konser değil muhteşem bir müzikal ve sahne şovuydu.

Roger Waters zamana meydan okuyan enerjisiyle, anlatmak istediğini sahne şovu ve ekrandaki görüntülerle çok iyi anlattı. Gezi'de katledilenleri andık, unutulmaz bir gece yaşadık.

Konser esnasında gösterdikleri gitaristlerden biri Frankenstein'a benziyordu, Roger'ın tanıttığı müzisyenlerden birinin de soyadı Killminster'dı. Lemmy Baba'yla bir akrabalık var mıdır acaba?

Ve uçuşan domuzdan da "Do a Better Thing" yazısının "ing" ekini hatıra olarak evimize götürdük :)










29 Temmuz 2013 Pazartesi

UP TO IRONS: MAIDEN INONU'YU YIKTI


Dream Theater grubunun bile bazı konserlerinde full albümlerini çaldıkları bir grup Iron Maiden. Heavy Metal'in lokomotfilerinden, Bruce ise tanrı mertebesine ulaşmış bir vokal. Steve Harris ise basçı olmasına rağmen grubun beyni.

Bundan yıllar önce 98 yılında ülkemize ilk defa teşrif eden grubun mikrofonu ülkemize bir türlü orijinal kadroyla gelemeyen gruplardan adet olduğu üzere Bruce Dickinson yerine Blaze Bayley adlı arkadaştaydı. Hoş ben de o zaman İzmir'de bir lise öğrencisi idim.

Yılllar yıllar sonra 2011'de Iron Maiden'a kavuşmuştuk, ancak mekan Küçükçiftlik Park gibi ufacık tefecik, Maiden'a yakışmayan bir yerdi. İçimizde İnönü Stadı bir ukte olarak kalmıştı.

Bu konserden tam 2 yıl sonra Maiden İnönü Stadı'nda hem de Maiden England World Tour turnesi kapsamında tamamen eski hitlerinden oluşan bir playlist ile karşımıza çıkacaktı. Bu Seventh Son of a Seventh Son gibi efsane bir albümden çalınacak 5 parça demekti.

Kemer'de geçirdiğim 5 günün ardından, klima ve soğuk içeceklerin etkisiyle şişen boğaz ve tıkanan kulaklarımla doktora gidip de "önce kulakları açın, boğazı sonra düşünürüz" acınmam sonrası açılan kulaklarımla stadın yolunu tuttum. Eski dostumla Sonisphere'de Big4'u tribünden rahat rahat izlemenin verdiği rahatlıkla, paraya kıyarak 270TL vererek yine tribünden efsaneyi izlemek için yerimizi aldığımızda ilk şoku yaşadık.

Pozitif Live denen simetriden, bakış açısından zerre anlamayan angutların organize ettiği bir konserde tabii ki böyle bir sorun yaşayacağımızı aklımıza getirmeliydik ama açıkçası bu kadarını ben de beklememiştim. Aşağıdaki fotodan 270TL verilerek alınan bir adet Vipaltd tribün biletinin sahneyi gördüğü açıya bakıp organizatörlerin bakış açıları hakkında fikir sahibi olabilirsiniz ki bizden daha da sol tarafta bilet alıp sahneyi neredeyse yandan gören adamlar vardı. Hem sahneyi neredeyse sahanın ortasına getirmişler hem de sahneyi iki tribünün ortası yerine gidip de kapalının tam dibine yapmışlardı. #dirensimetri

Yanımızdaki arkadaşlarla durumu yetkililere anlattık ve bizi şirketten biri yerine organizasyondan bir Rumen ile bıraktılar. Arkadaş sağolsun bize ve yanımızdaki diğer mağdurlara daha ortalardan tribün bileti verdi. Ancak ben orada bir Türk görüp de verdiğimiz meblağnın saha içinin nerdeyse iki katı olmasına rağmen saha içinden kat be kat kötü bu açının sebebini öğrenmek isterdim ama organizasyon şirketi korkaklardan oluştuğu için ortaya çıkan kimse yoktu.

Tabii biz bu koşuşturma içerisindeyken güzelim Anthrax performansı da piç olmuş oldu. Teşekkürler Pozitif Live denen Negatif beceriksizler!!!

Saat 21:00 civarı olduğunda adet olduğu üzere önce UFO klasiği Doctor Doctor duyuldu ve seyircide de hareketlilik başladı. Sahne önüne doğru gerilerden resmen insan akını başladı. Oturan herkes Maiden'ı selamlamak için yerlerine akın ediyordu.

Sinevizyondaki klipten Moonchild'ın başındaki aşağıdaki sözler de duyulmaya başlayınca artık sabrımız kalmamış, babaları her an görmek üzere olmanın heyecanıyla kıpır kıpırdık.

Seven deadly sins
Seven ways to win
Seven holy paths to hell
and your trips begins
Seven downward slopes
Seven bloodied hopes
Seven are your burning fires,
Seven your desires ....


Ateşler ve Bruce'un "I am he the bornless one..." sözleriyle artık karşımızda dikiliyorlardı. Bruce arka tarafta olduğu için ilk başta nerede olduğunu anlayamadık. Sahnenin en solunda duran gitaristi ise gerzek organizasyon yüzünden arada bir görüyorduk.Bruce üzerine smokine benzeyen -tabii ki sadece benzeyen yoksa simsiyah afilli bir şeydi o- kıyafetiyle karşımızda döktürüyordu.

Arkasından es vermeden başka bir klasik, Can I Play With Madness geldi.

Sıradaki parça da tıpkı ilk parçada olduğu gibi sinevizyondaki bir klip ve konuşmayla başladı. Aşağıdaki sözler ve arkasından gelen harika parça The Prisoner.

We want information...information...information...
Who are you?
The new number two.

Who is number one?
You are number six.

I am not a number!...I am a free man!

Yıllarca Caravan'da sahne alan Hakan Şavklı ve grubunun saat 12 gibi çaldıkları için aklıma hep o günleri getiren bir başka klasik 2 Minutes to Midnight geldi.

Sonrasında Bruce ülkemizdeki konserlerini iptal eden korkak gruplardan bahsederken tüm stat aynı anda "Her yer Taksim her yer direniş" tezahüratına başladı ki insanın tüylerinin diken diken olmaması imkansızdı. Bruce lafını bitiremedi ama Afraid to Shoot Strangers'a bağladı konuşmasını. Ki bu şarkıyı canlı dinlemek hele o unutulmaz ezgiye şahit olmak tarif edilemez anların başlangıcıydı.

Bir önceki konserde de dinleme şerefine nail olduğumuz The Trooper'da Bruce yine İngiliz askeri üniforması ve tüm enerjisiyle seyirciyi kendine hayran bıraktı.

Yine bir konuşma ve yine bir klasik geldi, Number of the Beast. Sahneye oturan bir şeytan bile çıktı.

Woe to you, oh earth and sea,
For the devil sends the beast with wrath,
Because he knows the time is short...
Let him who hath understanding reckon the number of the beast

For it is a human number, its number is six hundred and sixty six..

Genelde konserlerinde pek çalmadıkları, ancak bu turneye özel playlistte yer alan kulaklarımıza bir müzik şöleni sunan Phantom of the Opera geldi ki gelmek ne kelime resmen tüm stadı dağıttılar bu şarkıda. Üstüste gelen harika melodilerle kendimizden geçtik.

Bir diğer bir klasik Run to the Hills ile coştuk ve yanlış hatırlamıyorsam bu parça esnasında eli kılıçlı dev bir kukla Bruce'u kovaladı.

Yine bu konserde dinleme şerefine nail olduğum için mesut olduğum, sololarına kurban olduğum Wasted Years geldi. Hem girişi hem de solosuyla yılların eskimeyen şarkısını canlı dinlemek harika bir deneyimdi.

Yıllardır canlı dinlemek için yanıp tutuştuğum ki bence konserin zirve noktası Seventh Son of a Sevent Son ise hem müzikal hem de görsel olarak harika bir performanstı. Özellikle o upuzun müzikal kısımda ortaya çıkan kilise orgu ve sololar unutulmazdı! Ayrıca Bruce'a yapılan Dracula makyajı da süperdi, adamda karizma olunca harika bir görüntü oluştu.

Akabinde yine eskilerden konserlerde duymaya alışık olmadığımız bir parça geldi: The Clairvoyant. Şahsi fikrim, Maiden'ın en eğlenceli ve dile yapışan şarkılarından olan bu parçanın canlı performansı babalara yakıştı!

Sonrasında artık milli marş haline gelen Fear of the Dark geldi. Bruce yine sağa sola koşuşturdu, "Scream for me Turkey" çığlıklarıyla İstanbul'u inletti.

Ardından grupla aynı adı taşıyan biz kimiz sorusunun cevabı, konserlerin olmazsa olmazı Iron Maiden geldi.
Alışıldık üzere şarkının bitimiyle birlikte grup sahneden ayrıldı.

Bisin ardından da sinevizyondan Winston Churchill'in konuşması başladı.

We shall go on to the end.  
We shall fight in France.  
We shall fight on the seas and oceans.  
We shall fight with brave confidence and great strenght in the air.  
We shall defend our island whatever the cost may be. 
We shall on the beaches.  
We shall fight on the landing grounds. 
We shall fight in the fields and in the streets.  
We shall fight in the hills.  
We shall never surrender!!!

Ve unutulmaz bir klasik, gaza getirmenin zirvesi Aces High ile Bruce'un bu imkansız ötesi vokali kanlı canlı nasıl yaptığına tanık olduk. Şarkı esnasında Bruce sanırım hangi gitaristin üzerine İngiltere bayrağını bıraktı hatırlayamadım.

Arkasından yine eskimeyen bir klasik, eşlik ederken insanı kendinden geçiren güzellik The Evil That Men Do geldi ve Eddie'nin Janick ile dövüşmesini izledik.

Ve her Iron Maiden konserinde olduğu üzere Running Free, şarkının ortalarından itibaren Bruce'un seyirciye grup elemanlarını tanıtması ve her güzel şeyde olduğu gibi bitiş anı.

Sonuçta organizasyon açısından rezalet, şov açısından unutulmaz bir geceydi. Konserin başındaki iğrenç ses sistemi neyseki sonradan düzeldi ve evet bazı şarkılarda Bruce'un vokali ile müzik arasında senkronizasyon sorunu yaşandı ama ben çok ama çok keyif aldım.

Yine gelin yine izleyelim sizi be babalar!



23 Ocak 2013 Çarşamba

Av Mevsimi (2010)

Yavuz Turgul, Şener Şen ve Cem Yılmaz. Her biri alanının en iyileri.
Yavuz Turgul Türkiye'nin en iyi senaristlerinden biri (yönetmenliğinden bile ötedir benim açımdan, zira yönetmenliğini yapmadığı Züğürt Ağa, Çiçek Abbas, Tosun Paşa ve Sultan gibi unutulmaz eserler bile bu alanda bir adım ötede olması için yeter ve artar örneklerdir)  
Şener Şen yaşayan efsane, Türkiye'de oyunculuğun doruk noktası, ben oyuncu olacağım diyen herkesin ulaşmak ve olmak istediği adam. Turgul'la beraber Martin Scorsese & Robert De Niro / Leonardo DiCaprio ortaklıklarının Türkiye şubesini oluşturan oyuncu ayağı.
Cem Yılmaz, Türkiye'nin oyuncu/komedyen/stand up'çı/senarist adına ne derseniz deyin elini her attığı işten en fazla karla çıkan ismi.
Çetin Tekindor gibi gerek sesi gerek beyazperdedeki duruşuyla seyirciyi etkilemek konusunda usta birinin adını anmak bile yeter ama filmin afiş ve künyesinde yukarıda saydığım üçlünün olması, Tekindor'un hakkını yediğim anlamına gelmesin.
Dediğim gibi yukarıdaki üç ismi aynı projede birleştirdiğimizde, film kağıt üzerinde daha çekilmeden veya seyirciye ulaşmadan bile merak ve ilgi dozunu arttırıyor.
Filmin türü Turgul'un daha önceki filmlerini göz önüne aldığımızda kendisine çok uzak değil belki ama özellikle Eşkıya (senarist ve yönetmen) ve Kabadayı (senarist) filmleri ile suç dünyasına zaten kalemiyle bulaşmış birisi.
Ancak bu sefer karşımızdaki, sadece Turgul için değil Türk sineması için de çok örneği olmayan bir tür: polisiye gerilim tarzı.
Turgul, görüntü yönetmeni olarak Eşkıya'da da harikalar yaratan Uğur İçbak'la çalışarak ne kadar doğru bir karar verdiğini zaten filmin açılış fragmanıyla yedi düvele gösteriyor. Ormanlık bir alanda Hollywood gerilimlerinden aşina olduğumuz karanlık bir hava eşliğinde yavaş yavaş bir kadın eline doğru ilerleyen kamera usta ellerde olduğunu hissettiriyor.
Filmin yan rolleri de en az başroller kadar iyi oyunculuk çıkaranlarla bezenmiş. Teşkilatın çömezi Hasan rolünde Okan Yalabık ve İdris'in boşanmasına rağmen hala takıntılı derecede sevdiği eski eşi Asiye rolünde Melisa Sözen, yine soruşturma esnasında az ama öz oynayan Asit karakteriyle Rıza Kocaoğlu -ki kusursuza yakın bir performens sergilemiş- ve son olarak kısacık rolünün hakkını veren eşcinsel barmen Bartu Küçükçağlayan ekibin Casting işinin hakkını verdiğini kanıtlıyorlar.
Filmin 2,5 saate yakın süresi ilk başta handikap gibi görünse de direksiyonda karakterleri anlatmayı, işlemeyi çok seven ve bunu da hakkıyla yapan bir senarist/yönetmen olunca karşımızdaki film de sadece bir polisiye değil, aslında polisiye süsü verilmiş evlilikler ve ilişkiler konulu bir drama dönüyor.
Birbirini yıllardır seven ve zor günlerinde yanlarında olan Avcı Ferman ve eşinin ilişkisi beyazı yani ideal bir evliliği simgeliyor. İdris'le Asiye'nin biten, ancak bitmesine rağmen hala kavgalı dövüşlü süren arıza ilişkisi -ki ortada kalan çocuklar da sosu olmuş- ise tam tersi siyahı simgeliyor. Çömez Hasan ise evlilik yolunun başında, sevgilisinin babasıyla tanışma faslında bu iki noktanın tam ortasında kalıyor.
Turgul eski alışkanlıktan mıdır, kendini tutamadığından mıdır nedir, Şener Şen'i yine usta rolüne, genelde alışık olduğumuz Uğur Yücel'in kontenjanını dolduran Cem Yılmaz'ı da çırağı/oğlu rolüne koyarak yine o melankolik sularında dolaşmaya başlıyor. Ne yazık ki bunu yapmaya çalışırken de filmin polisiye/gerilim tarafına çok da fazla asılmıyor.
Asılmış olsa, Avcı lakaplı birinin ailesinin rızası olmasına rağmen maktül Pamuk'un yaşının neden büyütüldüğü gibi kritik bir soru işareti veya elin bulunduğu ormanlık alanın Battal'ın her zaman avlandığı bir yer olması veya evde gördükleri hasta çocuk üzerinde durması gerekirken, sürekli Battal'la bir atışma içerisine giriveriyorlar.
Filmin sonu, katilin kim olduğu, cinayet sebebi, cesedin geri kalanı gibi sürükleyici olma ihtimali yüksek öğeler filmde bir türlü öne çıkamıyorlar.
İdris'in herkesi eğlendirdiği o muhteşem sahne her ne kadar filmin unutulmazları arasına girse de böyle tarz bir filmde heyecanın yükseldiği, kalplerin atış hızının arttırdığı bir sahneye hiç rastlamıyoruz.

Filmin finaline yakın İdris'in hayatını kaybettiği sahnede üstteki anları hayatının son anında kendi gözlerinden izlerken içimiz burkuluyor, klasik bir Turgul filminde olduğu gibi mutluluğun ve dostluğun etkileyici bir şekilde resmedildiğine şahit oluyoruz.
İdris'in tek hareketiyle ekibe yolladığı mesaj ve akabinde Ferman'ı harekete geçirmesi bir polisiye filmi klişesiyken, olayın Pamuk'un annesinin ortada hiçbir şey yokken anlattığı bir hikayeyle çözülmesi bir o kadar kötü ve ucuz olmuş. Seyirci bu tür filmlerde katili bulanların zekalarına hayran olmayı isterken, biz açıkçası Ferman'a neden Avcı denildiğini düşünmekle meşgul oluyoruz? Üzerine gidilmesi gereken sorular dururken defansa çarparak kaleciyi yanıltan bir şans golüyle olayı çözen Ferman'ın bir de seyirciyi gerizekalı yerine koyar gibi Agatha Christie kitaplarında Hercule Poirot'nun yaptığı gibi olayları tek tek açıklaması ise 2,5 saat bekleyen seyirciyi tüketen anlar oluyor.
Şahsen ben finalde iki avcının karşılıklı konuşmaları esnasında Battal'ın tüfeğini Ferman'a çevirmesini ve o esnada ortalıkta olmayan Hasan'ın da Battal'ı öldürerek hem amirinin canını kurtarmasını, hem cinayetle tanışmasını, hem de Asit'i kovaladıkları esnada birini öldüren rahmetli İdris'le gönül bağı kurmasını, belki de bu olaydan sonra işine alışarak sevgilisinin teklifini reddetmesini beklerdim. Sanki böyle daha hoş olurdu.
Filmin alternatif finalinde yer alan, Ferman'ın eşinin bıraktığı defteri okurken evde yemek yaptığı sahne daha vurucu geldi. Bu tercih bile tartışılır.
Son tahlilde karşımızda görüntü yönetimi olarak kusursuz, dram olarak Yavuz Turgul standartlarının aşağısında kalan, polisiye olarak bakıldığında ortalama bir Behzat Ç. bölümünden bile heyecansız ve tatsız bir film var.
Yavuz Turgul gibi bir sinemacının serbest takılıp deneme yaptığını farzediyor, bir sonraki çalışmasında en iyi bildiği drama yoğunlaşmış bir filmle geri dönmesini arzu ediyorum.