Bu Blogda Ara

8 Temmuz 2018 Pazar

GRASPOP METAL MEETING 2018




Senelerdir ülkemiz sınırlarında bir çok konser ve festivale gitmiş birisi olarak yurtdışına çok geç açıldığımı kabul ediyorum. Neyse geç olsun güç olmasın diyerek 2016 Hellfest sonrası hedefim 2018 Graspop oldu. Bu sene festivali XL etiketiyle 4 güne çıkaran kadroyu da Şampiyonlar Ligi kalitesine taşıyan festival için bilet ve tokenlarımı Aralık ayında aldım. Bilete 245, 80 tokena da 200 gömdüm. Tokenları önceden alırsanız tanesi 2,5€’a geliyor. Festival sırasında alırsanız 2,85€’dan satılmakta. Tabii Aralık ayında alarak kur farkından da kar ettim. Kar derken giren paradan demek istiyorum :)
Ulaşım konusunda burayı okuyanlara tavsiye vermek isterdim ama Amsterdam’dan giriş yapıp arkadaşlarımızda kaldığım kısa bir tatil sonrası yine aynı arkadaşlarımla araba kiralayıp geldiğimiz için direkt Belçika’dan ulaşım nasıldır bilemiyorum. Bildiğim kadarıyla Amsterdam da dahil olmak üzere bir çok yerden festivale otobüsler kalkıyor. Ancak yine de en temizi kalabalıksanız araba kiralamak. Amsterdam’dan konser yeri arabayla yaklaşık 1,5 - 2 saat sürüyor.
Festival alanına 12 gibi vardığımızda uzun bir kuyruk bizi bekliyordu. İtiraf edeyim, organizasyon ve düzen konusunda Graspop, Hellfest’in oldukça gerisinde. Yaklaşık 2,5 saati bulan beklemeden sonra girer girmez elimizde bavullarımız olmasına rağmen hem bileti hem de tokenları almak çok yorucu ve anlamsız. Tokenları içeride ayrı bir alandan rahatça alabilirdik. Sonrasında ise çadır yeri arayışı derken maalesef Doro Pesch ablamızı kaçırdık. Çadır alanında çadırı kurduğumuz yol çizgilerinin ise akşam geldiğimizde işgale uğraması nedeniyle çadırı bulmak için de ekstra zaman kaybettim. Mümkünse yakınındaki bir flama ve işareti baz alın veya referans noktasından adım sayın. Geldiğimde bir çok kişiye buradan bir yol geçmiyor muydu sorusunu sorduğumda konu hakkında bayağı sohbet ettik. Neyse çadırı kurdum, üstümü değiştirdim (beklediğimden soğuk olduğu için 3 kat üstüste giyindim demem daha doğru olur) ve artık festival için hazırdım.
Alana girdiğimde Sahne-1’de Black Stone Cherry çalıyordu. Açıkçası bira ve patates keyfine daldığım için kendilerini pek dinleyemedim. Ardından Sahne-2’de Iced Earth ile festivale başlamış oldum. Iced Earth eskiden beri hayranı olduğum ancak bir türlü izleyemediğim bir gruptu. Grubu zırt pırt bırakıp giden efsane vokal Matthew Barlow olmadığı bir Iced Earth ne kadar istediğimi verirdi bilemiyordum ve yanılmadım. Yeni vokal kelimenin tam anlamıyla ergen. Frontman yeteneği yok, sesi rahatsız edici seviyede ince ve tiz. Grup hala zıpkın gibi şarkılar yapmasına ve Jon Schaffer’in yeteneğine rağmen bu vokalle maalesef eski günlerini mumla arar. Benim açımdan tek artısı dinlendiğim, Jon Schaffer’i kanlı canlı gördüğüm ve eskilerden Burning Times, The Hunter ve favorim Watching Over Me dinleme şerefine ulaştığım konser olmasıydı.
Ghost’a kadarki arada akşam yemeği işini hallettim ve Hellfest’de izleyip adeta hipnoz olduğum, o günden beri de sıkı fanı haline geldiğim Ghost’u izlemek için Sahne-1’in önlerinde yerimi aldım. Ghost diğer sahnede çıkıyordu ancak sonrasında sahne alacak GNR fırtınası önlerden izlemek istediğimizden arkadaşlarla Ghost’u yan sahne ve ekranlardan izlemekle yetindik. Ghost Hellfest’deki gibi ayinsel şov olayına girmedi. Fransa’da sahneye rahibe kızları çıkartmış ve öndeki seyircilerin ağzına kutsanmış ekmek koymuştu. Tamamiyle görsel bir ayin izlemiştik. Adını Cardinal Copia olarak değiştiren Tobias Forge, grubu da egosuna kurban edip diğer dört elemanı da inek gibi sağdıktan sonra yoluna yeni elemanları, yeni adı, yeni makyajıyla devam ediyor ve yine standart üstü bir performans sergilediler. Her ne kadar 2 sene önceki konserlerinin ben de yeri ayrı olsa da Graspop’da da büyülediler. Ben yeni maskesini sevdim. Mimikleri ve ifadesi belli olmadan o ikna edici ses tonuyla konuşan Cardinal başka hiç bir grupta göremeyeceğiniz dakikalar yaşatıyor. Tek eksiklik bıyıkla kadın satıcısı imajına yakın durması, ve ben eski panda gözlü Papa’yı özledim. Buna tanık olmak da büyük şans. Rats, Rituel, From the Pinnacle to the Pit, Cirice, Mummy Dust, Dance Macabre ve Square Hammer öne çıkan parçalardı. Eskilere zaten hayranım ama son hitleri Dance Macabre tam bir 80ler hiti. Cıvıl cıvıl bir parça. Büyüksün Ghost.
Ghost sonrası ise yıllardır beklediğim an gelmek üzereydi. Çok büyük fanı olmasam da içindeki müzisyenlere ve şarkılarına olan saygımdan dolayı (Axl ibnesi ne kadar hakediyor orası ayrı ama Slash’in yeri bambaşka) Guns N’ Roses ve 3,5 saatlik performansı festivalde en büyük beklentimi oluşturan kısımdı. Başında tanktan sağa sola ateş edilen bir görüntüyü ekranda 10-15 dakka işzlemek zorunda kaldık ve korkum geç çıkmasıyla meşhur Axl’ın bize yine bir gol atacağıydı ama sadece 10 dakika geç kalarak bizi mutlu etti. It’s So Easy ile başlayan fırtına tamı tamına 3,5 saat sürdü. Konserin başında Axl’in sesi kötüydü. Evet bildiğin kötüydü ve söyledikçe oturdu. Slash hiç durmadan solo attı, Axl da tutuk başladığı konserde arap atı gibi sonradan açıldı ve sesi oturdukça daha fazla hopladı zıpladı. Burada tek tek şarkıları yazmak gereksiz. Alın size playlist. Konserin ilk dev performansı Estranged oldu. Epik bir şarkı gerçekten. Welcome to the Jungle, You Could Be Mine, Sweet Child O' Mine, Don’t Cry, November Rain grubun ilk akla gelen unutulmaz hitleri zaten. Özellikle November Rain’de arka fon sayesinde Slash’in bulutların üstünde solo attığını izlemek harikaydı. Kendi şarkıları yetmedi bir çok cover da çaldılar. Aralara serpiştirdikleri enstrümantal Wish You Were Here, The Godfather Theme, Chris Cornell’e selam çaktıkları Black Hole Sun derken en sonunda Paradise City ile veda ettiler. Şarkının enerjisi ve ortalığa saçılan konfetiler eşliğinde artık günün yorgunluğu, soğuk hava derken hem donuyor hem de yere yığılmak üzereydim. Kısacası Guns N’ Roses her türlü ağzımıza sıçtı.
Böylece ilk günü tamamlamış ve çadıra doğru hem uyumak hem de o gece donmak üzere yola koyulduk. Uzun zamandır böyle donmamıştım. Teşekkürler Dessel. Gideceklere tavsiyem gece için ekstra kalın polar veya battaniye götürmeleri.


İkinci gün güzel bir kahvaltı yaptım. İki tost gömüp çayımı da içince kendime geldim. Geceden üşüdüğüm için boğazım ağrıyodu o yüzden bira yerine viski içerek boğazımı yumuşattım. Jack Daniel's bar güzel mekandı. Güne Sahne-1’de çıkan Avatar’ı izleyerek başladık. Arkadaşlar daha önce izlemişler ve çok övmüşlerdi. Dedikleri kadar vardı. Öğlen 12'de çıkacak bir grup değiller bence ama herhalde sabah sabah insanları kendine getirmek için o saate konulmuş. Katılım da o saate göre oldukça fazlaydı. Avatar sadece kulaklara değil göze de hitap eden bir grup. Sahnede adeta bir opera sergiliyorlar. Müziklerinin operayla ilgisi yok tabii ama konserlerinin konsepti de var. Örneğin gitarist sahneye asansör gibi bir platform ile ve kafasında taç giyerek çıktı. İlk şarkıda sadece oturarak çaldı. İkinci şarkı öncesi vokal kralı halka yani bizlere tanıtıp selamlattı ve kral da yerinden kalkarak yerini aldı. Güzel ambiyanstı. Grubun en büyük artısı yılan gibi upuzun dilli, sürekli mimiklerini değiştiren ve gülen, ruh hastası olma ihtimali yüksek ama o derece de kendini izleten teatral yeteneği olan vokalleri. Sesini brutal ve clean geçişlerle kullanan aynı şeyi mimiklerine de yansıtan adıyla da mesteden vokal Johannes Michael Gustaf Eckerström grubun yarısı adeta. Kesinlikle izlenmesi gereken bir frontman. Seyirciyle iletişimi olsun, konuşmaları olsun, sesi ve mimikleri olsun muazzam bir performans sergiledi. Hastası oldum. Konserde 7 şarkı çaldılar. Paint Me Red ve Smells Like a Freakshow aklımda kalan şarkılardı. Avatar bu festivalin gönlümü fetheden bilmediğim ilk grubu oldu.


Tüketilen viskilerin etkisiyle Stick to Your Guns ve Shinedown’u arka planda dinlerken uyuklayarak güç topladık. Festivallerde en sevdiğim şey böyle çok merak etmediğim grupları dinlerken çimlerde uyuyakalmak. Sonrasında ilk çadır performansımız için Arkona grubunu izlemek üzere çadırın yoluna koyulduk. Çadırlarda genelde mainstream tarzı dışı kalan ama çok etkili performansları da yakalayabileceğiniz gruplar çıkar. Arkona grubu da böyleydi. Pagan konseptli bir grup. Rus menşeli grubun vokali kadın. Ve sahnede resmen Pagan büyüleri ve ayini yapan bir kadın ve ekibi vardı. Gayda ve flütün Rusça ve Pagan müzikle birleşimi tek kelimeyle büyüleyiciydi. Avatar’dan sonra Arkona da festivaldeki bir diğer kazanımım oldu.
Tremonti ve Powerwolf (izlemeyi isterdim) feda edebileceğim gruplar olduğu için çadıra gidip akşam kıyafetlerimi giyerken harcadığım gruplar oldular. Tekrar festival alanına geldiğimde yine aynı çadırda bu sefer Septic Flesh için hazır oldaydık. Adamın Yunan olduğu 100m den belli oluyor. Resmen Sakis’in daha irisi. Aynı burun aynı yüz hatları. Akraba bile olabilirler. Septic Flesh yine acaip bilim kurgu soslu kıyafetleriyle sahnedeydiler. Favori grubum değiller ama enerjilerini seviyorum. Benim mi tadım yoktu bilemedim ama o kadar da etkilendiğim bir konser olmadı. Ancak yine de ritmlerini duymak, o enerjilerini hissetmek, Septic Flesh’i kanlı canlı görmek için bile değerdi. Standart bir konserdi. Ne süper ne de kötü.
Hazır sahnede Killswitch Engage varken, ki kendilerini pek bilmem ve merak etmem akşam yemeğini aradan çıkardım. Domuz kaburga seçimimden çok memnun kaldım, harika bir şeydi. Bulursanız kaçırmayın derim. Kaburganın üzerinde eti bıraktıkları için löp et yiyebiliyorsunuz ve muhteşem bir tadı var. Neyse, sonrasında Iron Maiden’in sahne alacağı Sahne-1 önünde yerimizi aldık ve yan sahnedeki Avenged Sevenfold’u izlemeye başladık. Hani bazı gruplar vardır, albümlerini dinlersiniz pek etkilenmezsiniz de konserde izlediğinizde büyülenirsiniz. Hah işte Avenged Sevenfold’un bendeki etkisi tam tersi oldu. Albümlerini veya şarkılarını dinlerken beğendiğim grubu konserde nedense hiç sevemedim. Tam bir ergen grubu gibi geldi. Yetenekliler, güzel şarkılar yapıyorlar ama sahnede klasik bir Amerikan Hardcore grubu gibi hareket etmekten öteye gidemiyorlar. Hail to the King ve So Far Away gibi çok sevdiğim şarkılarını canlı dinlemek güzeldi. Konserin geri kalanı bana açıkçası pek keyif vermedi. Bat Country şarkılarının sonlarına doğru bayılan bir hayranları için şarkıyı kestiler ve sahneden inerek arka tarafa geçtiler. Güzel davranıştı ama neden sahneden indiklerini anlamadım. Hayranlarıyla kendileri mi ilgilendiler yoksa keyifleri kaçtığı için mi yaptılar bilmiyorum. Yine de şık bir hareketti ve yaklaşık 10 dakika sonra geri gelip konsere devam ettiler.
Ve sıra daha önce 2 kere izlemiş bile olsam yine izlemekten kaçınmayacağım Bruce Dickinson’un performansını özellikle merak ettiğim metal tarihinin en büyük gruplarından Iron Maiden’da idi. Her ne kadar artık gına getirecek seviyede her turnede Aces High, The Trooper, Fear of the Dark, Iron Maiden gibi şarkılarla bezeli playlist hazırlasalar da her seferinde yeni veya uzun zamandır çalmadıkları şarkıları ekleyerek merak uyandırıyorlar. Benim açımdan The Clansman, For the Greater Good of God, The Wicker Man (sırf o melodiye eşlik ederek ooooo diye bağırmak bile başlı başına büyük zevk), Sign of the Cross ve Flight of Icarus merakla beklediğim şarkılardı. Askeri bir ortamla başlayıp her şarkıda arka planın değiştiği, uçakların, Eddy’nin arz-ı endam ettiği, kilise ortamına bile bürünülen muhteşem bir 2 saat geçirdik. Sign of the Cross gerek şarkının kendisi gerek de şarkı esnasındaki kompozisyon olsun konserin zirve noktasıydı. Bruce Dickinson inanılmaz enerjili ve mutluydu. Kahkahalar attıkça biz de mutlu olduk. Hoplayıp zıpladıkça bizim de enerjimiz arttı. Sadece The Clansman öncesi şarkının hikayesine ve şarkıda anlatılan William Wallace’a değinen Bruce diğer şarkı aralarında pek konuşmadı. Zaten tek konuşmamı da şimdi yapıyorum demişti. Iron Maiden hala efsane, Bruce hala tanrı modunda, grup hala mükemmel performans sergiliyor. Ve ben yine Iron Maiden izlerken büyüleniyorum. Bir gün, muhtemelen yakın zamanda artık Iron Maiden olmayacağını bilmek de çok üzücü. Adamlar yaşlanıyor maalesef. Hala taş gibi çalıyorlar orası ayrı.



Sonrasında ise gerek konserin büyüsü gerek de yorgunluk nedeniyle çadırda performans sergileyen Ayreon’u dışarıda yere serdiğimiz battaniye üzerinde ve gelip geçen sarhoş gençlerle muhabbet ederek tam olmasa da ucundan dinlemiş ve görmüş olduk. Aslında grup ve ünlü konukları çadırı değil kesinlikle ana sahneyi hakediyorlar. Resmen ünlüler geçidi şeklinde geçen konserde bir çok kişi sahne aldı ve şarkılar da gayet güzeldi. Bu arada şunu da ekliyim Belçikalı sarhoş gençler çok kibar ve komiklerdi. Bizdeki sarhoşlar genelde sinirli oluyor. Sanırım bunun en büyük sebebi bizim mutsuz olmamız. Siyasi mesajımızı da verdiğimize göre çadıra çekilip ertesi güne hazırlanma zamanı.

Cumartesi sabahına bacon & yumurta yiyerek bomba gibi başladım. Festivali henüz yarılamıştık ve bir bu kadar daha konser izleyecektik. Kahvaltı sonrası viskimi de yudumlayarak çadırda Bölzer izleyerek güne başladım Hakkında fikrim olmadığı grubu beğendim. Enerjisi yüksek, vokal brutal ama sağlam, şarkıları da melodik. The Archer şarkıları süperdi. Bölzer’i de takip edilecekler listeme aldım.
Akabinde ana sahnelerin önündeki piknik yerimizi aldık ve çıkan grupları oturduğumuz yerden dinlemeye başladık. Sırasıyla Seether, Vixen, Asking Alexandria ve Skillet sahne aldılar. Bir tek aklımda her yaştan kadından oluşan Vixen kaldı. Vokal yaşlıca bir ablaydı ve sesi muazzamdı. Gitarist hatun da bir o kadar tatlıydı. Perfect Strangers ve I Don’t Need No Doctor coverları başarılıydı. Maalesef diğer gruplar bende hiç iz bırakmayan gruplardı.
Akşama doğru ise beklediğim ilk büyük gruba sıra geldi. Accept. Udo’yu 2 kez, Accept’i de 1 kez izlememe rağmen o mükemmel melodileri dinlemeye, eşlik etmeye, coşmaya doyamıyorum. Accept çok büyük bir grup ve bence daha ileri bir saatte daha uzun bir süre ile yer alabilirlerdi. 8 şarkı çaldıkları konserde Princess of the Dawn, Metal Heart ve Balls to the Wall zirve anlarıydı ve bu mükemmel şarkılara eşlik etmekten asla bıkmayacağımdan eminim. Keşke daha uzun çalsalardı da yeni vokalli dönemden Blood of the Nations, Kill the Pain, Shades of Death, Stalingrad, Shadow Soldiers, The Quick and the Dead gibi şarkılardan dinleyebilseydik. Vokal değiştirmesine rağmen aynı kalitede devam eden ender gruplardan Accept.

İzlemeyi çok istediğim Kadavar ve daha önce her iki vokalle de izlememe rağmen yine de izlemekten sıkılmayacağım Arch Enemy yerine çadıra geçerek ilk defa izleyeceğim efsane grup Exodus’a konuk olduk. Vokalin sesi hala aynı, hala büyüleyici ve hala zıpkın gibiler. Exodus da çok büyük grup ve bunu konserde bir kez daha anladım. Oldukça keyif aldığım bir konserdi ve 10 şarkı yetmedi. Babasının omzunda kulaklığıyla Exodus şarkılarına eşlik eden ufak kız ise konserin en tatlı ayrıntısıydı. Güzel bir müzik zevki var ufaklığın. The Toxic Waltz ve Bonded by Blood dinleyerek hacı oldum ancak keşke War is my Sheppard çalsalardı diye hayıflandım. Festivalin en değerli konserlerinden biri olarak aklıma kazındı.

Ana sahneye geri geldiğimde ise Arch Enemy’den Nemesis’i canlı dinleme fırsatım oldu. Tek şarkı olsa da dinlediğim grubun en büyük hitine denk gelmek büyük şanstı doğrusu.
Sahne-2’nin önlerine doğru Kreator için yardırdım. Bu adamları 5. İzleyişim ve her seferinde daha da hayvani, daha da gaz, daha da yaratıcı olmayı nasıl başarıyorlar bilmiyorum. Kişisel tarihçemde 5 kez ile en fazla izlenen gruplar arasına Amon Amarth ve Megadeth’in yanına yerleştiler. Şahsi fikrim şu anda metal müzik yapan ve zirve noktasını yaşayan iki grup var: Amon Amarth ve Kreator. Hell yeah! Yeni milli marşımız Hail to the Hordes’un çalındığı konserdeki her bir şarkı unutulmazdı. 11 şarkı çaldılar ama bence 20 şarkı yakışırdı onlara. Kreator şu an thrash müziğin bayrağını en tepeye çıkaran grup konumunda ve uzun bir sürede yerlerini koruyacak gibiler. Fallen Brother şarkısını o gün kaybettiğimiz Pantera davulcusu Vinnie Paul’e adadılar.
 
Sahne-1’de Rise Against çalarken dinlenme fırsatı buldum ve grubu oturduğum yerden arka fon tadında dinledim. Bildiğim ve çok sevdiğim şarkıları I Don't Want to Be Here Anymore dinleyerek en azından hakim olmasam da en güzel şarkılarını canlı dinledim diyeceğim grupların arasına kendilerini de ekledim.
At the Gates için çadıra geçtim ve muhteşem bir konser izledim. Şapkasına kurban olduğum Tomas Lindberg, nam-ı diğer Tompa yine döktürdü. At the Gates’i bu kadar büyük yapan da tek başına bu adamdır. 15 şarkıyı o kısa süreye nasıl sığdırdı anlamadım. Muhteşem konserlerden biriydi.
Arkasından Megadeth Sahne-2’de yerini aldı. Açıkçası artık Megadeth bende 5. izleyişim olduğumdan mıdır, grup yeni bir şey vaat etmediğinden midir bilmiyorum herhangi bir heyecan yaratmıyor. Zaten At the Gates fırtınası yüzünden başına yetişemedim ve o konserin etkisi altındaydım. Üstüne de Dave Mustaine’in sesi bariz kötüydü. Kısılmıştı resmen ve konuşurken de hasta gibi çıkıyodu. İlk defa Megadeth izlesem herhalde büyük hayal kırıklığı yaratırdı. Tornado of Souls, Symphony of Destruction, Peace Sells, ve Holy Wars kadrolu şarkılar olarak yine yerlerini aldılar. Bende hayal kırıklığı yaratan bir konserdi.

Graspop’daki yıldız yağmuru bitmiyordu. Sırada ise gecenin headlinerı Volbeat vardı. 2 sene evvel ilk defa Hellfest’de izlediğim grubu beğenmiş ama büyük bir grup olmadığını düşünmüştüm. Fikrimi değiştiriyorum Volbeat büyük bir grup. Yine de henüz şarkılarının birbirine benzemesi ve bir süre sonra sürekli aynı şarkıyı dinliyor hissiyatım geçmese de festivalin headlinerı olmanın yükünü kaldırdıklarını açıkça söyleyebilirim. Çok ama çok eğlendiğim bir konser verdiler. Onlar da Vinni Paul’ü andılar ve Goodbye Forever şarkısı boyunca ekranda fotoğrafı vardı. Vinnie’ye en büyük anma yine headlinerdan geldi. Michael Poulsen çok yetenekli ve işini de iyi bilen ileride de büyük bir frontman olacak adam. Bu yolda ilerlesin yeter. Volbeat artık ben de senini fanınım. Büyüksünüz.



Bu kadar büyük ve damar metal gruplarından sonra sırf meraktan Marilyn Manson konserini de izledim. Ve yine neden yanılmadığımı anladım. Bence tam bir ergen grubu, yıllardır uzak durarak hiç bir şey kaybetmemişim. Belki dedim enteresan bir şov veya bir hareket görürüm. Sonuna kadar izlemeye kalmadan ilk dört şarkıdan notumu verdim ve son gecem için çadıra çekildim.

Son gün kalkar kalkmaz çadırımızı ve bavullarımızı toplayarak arabaya bıraktık. Dönüşte de festival alanı dışında köylülerin yerinde yediğim en lezzetli bacon & yumurta ikilisini yiyerek güne başladık. Festival alanına girince de konser bazında güne ilk girişi Mantar ile yaptım. Kendileri sadece iki kişiden oluşuyor. Vokal + gitar ve davul + vokal. İki kişi olmalarına rağmen dört kişilik müzik yapıyorlar. Sıkı grup, tavsiye ederim.
Hava almak ve dinlenmek için Sahne-1’i ortadan gören bir yere oturdum ve sahnedeki Rammstein benzeri Almanca müzik yapan hemşerilerim Eisbrecher’i izledim. Tarzına göre iyi bir grup. Almanca ve endüstriyel metal yapınca Rammstein ile karşılaştırmamak elde değil. Bence bu tarzı sevenler için dinlenebilir bir grup. Ben o tarzı sevmesem de beğenerek dinledim.
Merak ettiğim bir grup olan Týr dinlemek üzere yine çadıra geçtim. Týr gerçekten de çok güzel müzik yapan ve eğlenceli bir grup. Sadece Folk Metal yapıyor olsalardı böyle halaylı falan müzik yaparlardı ancak diğer folk gruplarından farklı olarak progressive müziğe de bulaştıkları için oldukça kaliteli bir grup haline geliyorlar. Yaptıkları müzik Amon Amarth kadar olmasa da Viking Metal olarak da adlandırılabilecek bir tarz. Adamlar bir kere Faroe Adaları’ndan çıkma. Bu kadar sempatiklik olur mu be J Festivalden dönüşte takip edilecekler listeme eklediğim bir diğer grup oldular. By The Sword In My Hand ve Hold The Heathen Hammer High canlı dinlemekten en keyif aldığım şarkılarıydı. Güzel grup güzel.
Dışarıda az da olsa Powerflo dinledim ama inanın hiç bir şey hatırlamıyorum. Demek ki zerre yer etmemiş. Sonra da yine çadıra dönerek Shining konserine iştirak ettim. Shining hem sahnede çaldıkları olsun hem de acaba adam yine kendini kesecek mi olsun merak ettiğim bir gruptu. Çok sert müzik yapıyorlar ama bir şekilde izletiyorlar. Black metal tarzına göre bayağı sağlam sololar barındıran bir grup. Neredeyse virtüöz izliyormuş hissine kapılıyorsunuz. Carcass ile bu yönden benzettim. 1 saat boyunca büyülenerek izlediğim bir konser oldu. Gitarist olağanüstü sololar attı vokal Kvarforth zaten tescilli deli. Tişörtünde yine kan izleri vardı ama kendini kestiğini görmedim. Adam konserde viski şişesine abandı hatta grup elemanlarına da içirdi. Bildiğin enteresan bir deneyimdi. Ama rahatsız edici veya kötü değil aksine benzersizdi.
Tekrar dışarıya geçtiğimde ucundan da olsa Body Count Feat. Ice-T konserine denk geldim. Metal yapan siyahi bir abi olması dışında pek ilgim ve bilgim yoktu. Zaten bir ara ırkçılıktan dert yanıyordu. Pek fazla şahit olamadım ama siyahi olmasının etkisiyle midir nedir bilemedim o rapçi gibi söyleme huyu onda da vardı maalesef.
Aradaki boşluğu dönme dolaba binerek değerlendirdim ve çakır keyif kafayla dönme dolaba binmenin zevkini tattım. Festival alanına yüksekten kuş bakışı bakmak harika bir deneyimdi. Giderseniz mutlaka deneyin.
Akşam yemeğini de aradan çıkardıktan sonra Lacuna Coil izlemek üzere tekrar çadıra geçtim. Lacuna Coil denince aklıma Depeche Mode coverı Enjoy the Silence’dan ötesi gelmiyor. Takip ettiğim bir grup değillerdi ama kesinlikle görmem gerektiğini biliyordum. Ve pişman olmadım. Çok iyilerdi. Hem kadın hem de erkek vokal çok iyiydi. Ama yine de grubun lideri ve yıldızı Cristina Scabbia teknik bir arıza olduğu an tek başına AC/DC’den Highway to Hell söyleyerek konserin zirve anını yaratmış oldu. İşte zor zamanda dümeni eline alan gerçek bir frontwoman.
Akabinde bir diğer merak ettiğim grup olan Hollywood Vampires izlemek için Sahne-1 önüne geçtim. Alice Cooper’ı zaten izlemiştim ama tekrar izlemeye kimse hayır demez. E yanında da cool tavırlarına hasta olduğum Johnny Depp ve Aerosmith’in efsane gitaristi Joe Perry olunca yeme de yanında yat. Çok keyifli, unutulmaz bir konser oldu. Playlist harikaydı, Johnny Depp bile şarkı söyledi. Resmen en ünlü Hollywood aktörlerinden birini de izlemiş ve görmüş oldum. Sonunda ekranda açılan memeyi de görünce hepimiz tamam festivalde bu klişeyi de yaşadık tamamdır dedik J Ace of Spades ile Lemmy’i de anmış oldular. E bar arkadaşları, zaten bildiğim kadarıyla grubun adı da elemanların takıldığı bardan geliyor ve grubun kuruluşu da orada gerçekleşiyor.


Sahne-2 de efsane grup Judas Priest yerini aldı. Adamlar öldü ölecek derken, Glenn Tipton rahatsızlığı nedeniyle gruptan ayrılmışken bile resmen ölmedik ayaktayız dedikleri muhteşem bir albüme imza attılar. Konserde de gördüm ki, Judas Priest hala zıpkın gibi. İstanbul’daki 2008 konserinde Rob Halford bitik durumdaydı, konseri ayakta zor durarak bitirmişti. Sonrasındaki 2011 konserinde ise mükemmellerdi. 3. İzleyişimde de yine aynı mükemmel performansı gösterdiler. Glenn Tipton maalesef Parkinson rahatsızlığı nedeniyle ancak son 3 şarkıda sahneye çıkabildi. Ki onda da tutuktu ve elleri bariz titriyordu. Ancak yine de o efsane Glenn Tipton. Yüzü gülüyor, sahnede ve bizlerle. Onu o halde görmek içimizi cız ettirse de yine de yüzünün güldüğünü görmek, seyirci karşısına çıkınca o enerjiyi aldığını hissetmek her şeye bedeldi. Yerine geçen kel eleman da gayet başarılıydı. Rob Halford bildiğimiz gibi. Yine parlak kıyafetlerle çıktı, motora bindi. Bomba gibiydi. Son albümleriyle ortalığı kasıp kavurdular. Ve o albümden Firepower, Lightning Strike ve Rising From Ruins çaldılar. Klasiklerden de adettendir Painkiller ve Breaking the Law unutulmadı. Kapanış da senelerdir olduğu gibi Living After Midnight ile yapıldı. 3. kez izlemiş bile olsam sanki ilk izleyişim gibi etkilendim. Long live Judas Priest!
 

Alice Cooper, Rob Halford derken bir diğer son olarak da metal tanrısı Ozzy Osbourne ve arkadaşları sahne aldılar. Türkiye’ye geldiğinde Zakk Wylde olmadan gelmişti, şimdi ikisini birlikte izleme zamanıydı. Zakk eteğiyle çıktı ve her zamanki gibi sürekli gitarı dik konuma getirip bacaklarını açarak solo attı. War Pigs’te kendini kaybeden Zakk, yaklaşık 15 dakikalık hayvani bir solo attı ve o solonun yarısını da gitarı sırtına koyarak, yürüyerek ve seyircilerin arasına girerek attı. Sanki adamı senelerce bir odaya kapatmışsın da seneler sonra salmışsın gibi hayvan gibi solo attı, o bitirdi bu sefer de ekibin diğer hayvanı davulcu Tommy Clufetos başladı. Bu adama acilen “Animal” lakabı verilmeli. Muppet Show’daki elemandan hiç bir farkı yok. Efsane olacak bir davulcu. Playlist de bilindiği gibi Mr. Crowley, Bark at the Moon, No More Tears, Shot in the Dark, Crazy Train ve Mama I’m Coming Home gibi Ozzy ile Fairies Wear Boots, War Pigs ve Paranoid gibi Black Sabbath klasiklerini içeren leziz bir listeydi. Sıradaki A Perfect Circle’a dönüş yolu nedeniyle kalamadık ve festivale büyük bir efsane, metalin tanrısı Ozzy Osbourne ve hayvan evladı arkadaşlarıyla veda ettik.

Benim açımdan unutulmaz anların yaşandığı, hayatımda çok değerli bir tecrübe olarak kalacak bir festival ve 4 gün yaşadım. Bol bol Belçika birası içtim, özellikle Leffe Ruby’e hasta oldum. Müziğe doydum ve önümüzdeki festivalleri iple çekmeye başladım.


9 Temmuz 2016 Cumartesi

HELLFEST 2016






 



Ortaokul yıllarımda Saygın’ın bana verdiği Manowar Kings of Metal albümünü dinlediğimden beri rock ve metal müzik hayatımın hep bir parçası oldu. 2002 yılında Bostancı Gösteri Merkezi’nde Dream Theater konseri izlediğimden beri de konserler en büyük hobim ve zevk alanım. İlginç olan da bu blogun son yazısına da böyle başlamış olmam, çünkü o yazının konusu da Manowar'un konu albüm turnesinde ülkemizde düzenlediği konser olması...
Yıllardır ülkemizde düzenlenen konserlerin bir çoğuna katılmaya, şarkılara eşlik edip, müzikle birlikte tüm duygularımı yaşamaya, bunları da hayatımın güzel bir anısı olarak hatırlamaya çalıştım. Geçen sene dostumun Hellfest’e gidişi ve detayları paylaşmasıyla zaten uzun yıllardır aklımda olan ölmeden Wacken’ı görmeliyim hedefim biraz saparak bu sene bu kadro ile Hellfest’i görmeliyime evrildi. Nasıl evrilmesin arkadaş veda turnesindeki iki efsane Black Sabbath ve Twisted Sister. Ki Twisted Sister’ın performansını da yıllar önce başka bir metal manyağı Ufuk’tan uzun uzun dinlemiştim. Bunların yanına yine ilk defa izleyeceğim King Diamond, Ghost ve Volbeat, lise yıllarında ucundan dinlediğim Offspring, sahne performansı için Rammstein, yine yeniden Amon Amarth, Testament gibi gruplar eklenince Ekim ayında biletimi alarak bu müthiş yolculuğun ilk fitilini de ateşlemiş oldum. Açıkçası bunda yanımda arkadaşlarla gidiyor olmanın rahatlığının payı büyüktü. Tecrübeli oldukları için uçak, kalacak yer gibi sorunlarımız olmayacaktı. Kalacak yeri de 5 kişi Nantes şehrinde güzel bir daire kiralayarak hallettik. Festivale yakın zamanda da arabamızı kiraladık. Nantes ile festivalin düzenlendiği Clisson köyü arası yaklaşık 30km.
Öncelikle bu yazımın ilk amacı yıllar sonra dönüp baktığımda o mükemmel festivalin ayrıntılarını hatırlamak, bir diğeri de festivale gitmeyi düşünen olursa ve bu sayfaya ulaşmışsa belki bir faydam dokunur, yol gösterici bir bilgi alır umudum.
3,5 saatlik İstanbul – Paris uçuşunun ardından Paris Charles De Gaulle havaalanına indik. Euro 2016’nın da etkisinden midir bilemiyorum ama pasaport polisinin yüzümüze bile bakmadan pasaportumuzu onaylaması şaşırtıcıydı. Ben çok daha fazla güvenlik beklerdim, en azından yüzümüze bakabilirdi. Bence büyük güvenlik eksikliği. Neyse akabinde uzun bir bekleyiş ve 3,5 saat süren Paris – Nantes hızlı tren yolculuğu sonrası evimize vardık.
Nantes görebildiğim kadarıyla ufak ve şirin bir şehir. Tarihi olarak büyük bir katedrali ve şatosu var. Evet etrafı hendekle çevrili ejderhaların koruduğu bildiğin şato. Perşembe akşamı yemek yedikten sonra kısa bir şehir turu sonrası ertesi güne hazır olmak için dinlenmeye çekildik.
Ertesi sabah da kahvaltı sonrası yaklaşık 30-40 dakika süren araba yolculuğumuz sonrası Clisson köyüne vardık. Köy halkından kimse dışarıda gezmiyordu ve evinin önüne araba bırakılmamasını isteyenler medenice bir şerit çekerek bunu anlatmışlardı. Biz de 3 gün boyunca 3 km uzağa park etmek zorunda kaldık.
İçeri girdiğinizde biletinizi kontrol ederek bilekliğiniz takıyorlar ve bir daha da size bilet falan sorulmuyor. Konser alanına girmeden cashless kartınızı alarak içine para dolduruyorsunuz. Nakit ve kredi kartı seçenekleri mevcut. Ancak yemekler ve aksesuar alışverişleri içeride ayrı ödendiği için sadece içecek parasını yükleyebilirsiniz. 3 gün için 100 Euro ödedim ve fazlasıyla yetti, hatta arttı.


1. GÜN

Başlayan yağmurla birlikte Hellfest’te ilk dinlediğim grup Halestorm oldu. Mainstage 1’de çalıyorlardı ve sadece adlarına aşina olduğum bir gruptu. Vokalin sempatikliği ve son çaldıkları şarkı “I Miss the Misery”’deki çoşku seyirci katılımıyla aklımda kaldı. Tam konserlik şarkı yapmışlar, dinleyip dinleyip duruyorum.
Oradan hemen Altar çadırındaki Kavok’a uzandık. Onlar da 80ler thrash esintileriyle kulağımızın pasını aldılar. Bu grubu ilk defa dinledim ve beğendim. İş var adamlarda!
Akabinde tekrar Mainstage 1’de 3. kez Anthrax izledim. Anthrax iyidir hoştur da bir süre sonra sıkıyor be. Olsun yine de “Antisocial” ve “Got the Time” dinlemek ve Joey Belladonna’nın Indians şarkısında kızılderili şapka takmasını görmek için bile değer.
Arkasından Altar çadırında Vader izlerken dinlendik ve pek tarzım olmadığı için sıkıldım.
Akabinde yemek falan derken kendimi Altar çadırında Sacred Reich dinlerken buldum. Eski olduklarını bildiğim grup tecrübenin hakkını verdiler. Şarkılarını bilmiyordum ama hepsi tanıdık ve güzel geldi. Tabii ki Black Sabbath coverı “War Pigs”de ise müthişlerdi. Vokalin sesi çok temizdi ve mükemmel bir performansla coverladılar.
Daha önce İstanbul’da izlediğim ve çok keyif aldığım Korpiklaani’yi satarak Mainstage 1’de Volbeat izlemeye geçtim. Çok kaliteli ve güzel müzik yapmalarına rağmen maalesef solo gitarist ve diğer elemanların durgunlukları nedeniyle seyirciyi ateşleyemeyen bir grup. Bir süre sonra da tüm şarkıları benzer gibi geliyor. Vokalinin sesi çok güzel ama maalesef bunlar çok büyük grup olmak için yetmiyor. Fransız seyircisinin de Johnny Cash bilmemesi sonucu “Dead Man’s Tongue” öncesi girişte çalınan “Ring of Fire”a katılımda büyük bir hayalkırıklığı yaşayan grup izlediğim süre zarfında güzel çaldılar ama seyirciyi gazlayamadılar. Zaten dediğim gibi bir süre sonra tüm şarkılar aynı gelmeye başladığı için orayı terkederek Altar çadırının yolunu tuttuk.
Overkill 3. kez yine karşımdaydı ve her zamanki gibi Blitz ortalığı dağıttı. Adam her seferinde daha da gençleşiyor. Yine çok gazlar, yine hayvan gibiler. Overkill thrash metal efsanesi olmaya devam ediyor. Hele benim için en güzel enstantane ise crowd surfing olayının bu konserde tekerlekli sandalyede oturan birine yapılmasıydı. Adamı sandalyesiyle gezdirdiler ve çok ama çok sevindi. Mükemmel bir görüntüydü. “Rotten the Core”, “Feel the Fire” ve “Elimination” hepimizi coştururken biz de dinlenmek üzere uzaklaşıyorduk.
Normalde müziklerine bayılmasam da daha önce İnönü Stadı’ndaki sahne şovlarına hayran olduğum Rammstein için çok heyecanlıydım. Hatta Mainstage önünden geçen ve diğer iki gün boyunca insanların bir taraftan bir tarafa dağcılar gibi geçtikleri çelik halatlar ilk gün Rammstein yüzünden konmamıştı. Demek ki sahne şovu harika olacaktı beklentisiyle izlediğim konser tamamen bir zaman kaybıydı. Ne bir sahne şovu vardı, en ufak bir aksiyon bile olmadı, ne de sahnedekilerde bir ruh veya istek. Zorla çıkartılmış gibi şarkılarını söylerlerken ben de Rammstein yüzünden kaçıracağıma üzüldüğüm ama o anki kararımla ve büyük bir sevinçle Testament izlemek için Altar çadırının yolunu tuttum.
Testament, bu adamlara ne desem ki. Bunlar da 3. kez ve yine dimdik bir şekilde karşımızdaydılar. Chuck Billy ve Alex Scolnick hayvanları yine ortalığın tozunu aldılar. “Over the Wall” ile başlayan fırtına, “The Preacher”, “Into the Pit” ve “The New Order” gibi klasiklerle devam etti. Chuck’ın mikrofonunu öyle bir ayarlamışlardı ki, sesi çiğ geldiği için 90’ların kasetlerini dinler gibi bir tat yakaladık. Normalde böyle bir şey bizi rahatsız etmeliyken kulaklarımızda eskiyi canlandırdığı için mutlu bile olduk. Testament çok ama çok iyiydi. Chuck yine kısa mikrofon çubuğuyla süper air sololar atarken, Alex ise sololarıyla yardı geçirdi.  Benim için Testament demek Yeni Melek konserinde sahneye çıkan onlarca metalcinin birlikte headbang yapması ve aralarından birinin Chuck’ın elini öpüp alnına götürmesi demektir. O görüntüleri yıllardır unutamam.
Sonrasında ise birşeyler atıştırırken Offspring de Mainstage 2’de arka fon oluşturdu. Lise yıllarıma gittim ve o zamandan aklımda kalan “Why Don’t You Get a Job” dinleyerek nostalji yaşadım. “Pretty Fly” ve “The Kids Aren’t Alright” dinleyemeden ayrılmak zorunda kaldık. Arada ise Tremonti ve Abbath’a uzaktan kısa süreliğine göz attım. Tremonti çok fena yardırıyordu. Adamlarda bir virtüözlük olduğu ortada.
Ve ilk günün sonunda nerdeyse saat 3:30 – 4 gibi kendimizi evde bulduk ve ertesi günü için dinlenmeye çekildik.  
  2. GÜN

Bir gün önce geç dönülen gece ve yorgunluk sonrası, üstüne de tekrar giriş sırasında kaybedilen zaman ve maalesef çok istemem rağmen Loudness, Glenn Hughes ve Sixx:A.M. izleyemeden girişimizi Mainstage 1 ve 40. Yılını kutlayan Foreigner ile yaptık. Sadece adını bildiğim grup çevremizdeki eskilere nostalji yaşatırken bize de dinlenirken arka fon oldu. Bana göre çok eski ve klasik rock yaptıkları için pek fazla dikkatimi çekemediler.
Yine izlemeyi çok istediğim –ki sadece marş modundaki 1-2 parçalarını bildiğim- Sick of It All ilk şarkılar itibariyle kulaklarımızı yorunca biz de yemek yemek için ortamdan uzaklaştık. Bu grup da 30. yıl turnesi ve sadece adıyla hafızamda kalmış oldu.
Mainstage 1’de sahne alan ve 3. kez izleme & dinleme şerefine nail olduğum Joe Satriani yine bildiğimiz gibiydi. Bu adam kadar işini yaparken zevk alanını görmedim. Adam bastığı her notadan acaip haz alıyor ve bunu da bizlere aktarıyor.
Satriani sonrası Mainstage 2’de Disturbed yerini aldı. Son albümüyle beğenimi kazanan ve bence eski zibidi halinden eser kalmayıp olgunluk dönemine ulaşan grubun performansı harikaydı. Son albümün büyük hiti “The Sound of Silence” ile birlikte büyük bir fedakarlık yaparak üstüste üç cover çalarak adeta kendi konserlerinden feragat etmiş oldular. İlk olarak sahneye Nicki Sixx ve gitaristini çağıran grup birlikte Mötley Crue klasiği “Shout at the Devil”i, sonrasında ise botoxlu Glenn Hughes ile birlikte “Baba O’Riley”i ve son olarak da Rage Against the Machine klasiği “Killing in the Name”i çalarak seyirciyi gaza getirdiler.
Mainstage 1’de headliner olarak çıkacak Twisted Sister’ı önlerden izlemek için bu sahnede bir önce çıkan Within Temptation’u da önlerden izlemek ve bu esnada Warzone’da sahne alan Bad Religion performansını da kaçırmak zorunda kaldık. Favori grubum olmasa da sempatiyle baktığım grubun –ki bana tüm kadın vokalli Senfonik metal grupları aynı geliyor- performansı güzeldi. Vokaldeki Sharon’ın güllü ve dantelli Yıldız Tilbe formatında çıkmasını –ki bence kadın yüz olarak da benzediği için Yıldız Tilbe’nin şişmanı benzetmesini yaptım- saymazsak güzel bir konserdi. “Faster” ve “Mother Earth” bildiğim şarkılardı. Sharon misafir olarak ertesi gün sahne alacak Tarja’yı konuk etti ve birlikte “Paradise”’i söylediler. Bu da biz festival seyircisine özel anlardı.
Akabinde yerimizden kıpırdayamadığımız için, her festival seyircisinin başına gelebilecek en kötü anlardan birine tanık oldum. Sevdiğin grubu beklerken dinlemek ve çekmek zorunda kaldığın ve en nefret ettiğin tarzda müzik yapan diğer grup. Evet Mainstage 2’de çıkan ve kulaklarımız ve 5 duyumuzun her şekilde içine eden Bring Me the Horizon adlı ergen grup beni mahvetti. Bir kısım metal müzik yazarlarının inatla parlatmaya ve metal müziğin yükselen yıldızı olarak göstermeye çalıştığı bu gençler bana tarifsiz acılar yaşattılar. Yaptıkları müzik bana zerre hitap etmiyor ve maruz kaldığımda da bana acı veriyor.
Ve sonunda geldik festival boyunca ilk defa büyük ve beklenen performans olarak karşımıza çıkan Twisted Sister’a. 40. Yıl ve veda turneleri sebebiyle maalesef ilk defa izleyebildiğim Twisted Sister konseri anılarımda izlediğim en güzel konserler listesinde zirveye oynayacaklar kısmında yerini aldı. Her anından tecrübe ve ustalık fışkıran konserin yıldızı tabii ki, frontman’lik dersi veren Dee Sneider oldu. Bir an bile yerinde durmayan seyirciyi sürekli yerinden oynatan, şarkılara eşlik ettiren bu adamın müziği bıraktığını bilmek çok üzücü. Ne desem ki, “Burn in Hell”, “You Can’t Stop Rock’n’Roll” gibi klasikleri arka arkaya patlatan TS’ın zirve performansı “We’re not Gonna Take It” ile oldu. Ölen davulcuları A.J. Pero’ya atfettikleri “The Price” ile mükemmel duygu yoğunluğu yaşatan TS, bir başka klasik “I Wanna Rock” ile hepimizi zıplattı, kudurttu. Geçen sene davulcuları A.J. Pero’yu kaybettikleri için turneye bir davul efsanesi Mike Portnoy ile çıkmaları bizim için büyük bir şanstı. Portnoy’un glam rock şarkılarda bile nasıl hayvanlaşabildiğini görmek güzel bir deneyimdi. Fransız seyircilerle dalga geçerek “Fransızca bilmiyorum. Söyleyeceklerimi anlamayanlar yanındakine çevirttirebilirler” diyerek güldüren Dee, “40. Yılımız ve bırakıyoruz” dedikten sonra da daha önce veda turnelerine çıkıp da müziğe devam eden Scorpions, Judas Priest ve Ozzy Osbourne’a da laf çakmayı ihmal etmedi. Misafir sanatçı olarak Motörhead efsanesi Phil Campbell’ı konuk eden grup onunla birlikte “Shoot ‘Em Down” ve Motörhead klasiği “Born to Raise Hell” çalarak unutulmaz bir performans sergilemiş oldu. Kapanışı da anlamlı ve muhteşem bir klasik olan S.M.F. ile yaptılar. Açıkçası bu adamların ülkemize gelmemiş ve muhtemelen bir daha da gelemeyecek olmaları Türk metal seyircisi için çok ama çok büyük bir eksiklik. Bu adamları mutlaka izlemelisiniz. Bizim için Twisted Sister’ı izlemek ve şarkılarına eşlik etmek unutulmaz bir deneyim, bu büyük gruba ayrılan 1 saat 15 dakikalık süre ise büyük hayal kırıklığı oldu.

 

3. GÜN

Geldik festivalin son ve en koşuşturmalı gününe. Güne dışarıda yapılan sağlam bir kahvaltıyla başlayarak ilk iki gündeki aynı arabadan alana yürüme ve içeri girerken kuyrukta bekleme ritüelleri derken Orphaned Land ve Dragon Force isteyip de göremediğimiz gruplar listesine eklenmiş oldu.
İçeri girdiğimizde Mainstage 2’de Tarja sahnedeydi. Dün kendisini misafir olarak izlemiştik bu sefer de ev sahibiydi. Kendi şarkıları dışında Muse’dan bir ve tabii ki Nightwish’den bir çok şarkı çaldı. Güzel bir giriş dinlencesi idi.
Akabinde Mainstage 1’de yerli grup Gojira çalarken biz de fırsat bu fırsat diyerek yemek yemeye gittik. Açıkçası ben Gojira’yı daha önce izlediğimde hiç ısınamamıştım. Zaten bir bunların bir de Mastadon’un bu kadar popüler olmasını hala anlamış değilim. Yemek sonrası da War Zone yakınlarındaki Lemmy Kilmister türbesini tavaf ederek gerçekten hacı mertebesine ulaşmış olduk!
Yemek sırası ve yemesi derken Mainstage 2’de çıkan Blind Guardian konserine yarısında yetişebildim. Ki aynı saatlerde Altar çadırında Insomnium ve Valley çadırında ise çok ama çok görmek istediğim Kadavar çalıyordu. Bunları da malum listeye ekledik. Konser alanına tam olarak yerleşip açımızı bulduğumuzda ise Blind Guardian konserlerinin olmazsa olmazı “The Bard’s Song – In the Forest” çalarak görevini yerine getirdi. Arkasından gelen “Mirror Mirror” da cilası oldu. Bu adamları 2006 yılında kendi konserlerinde –ki o anlarda Galatasarayımızın unutulmaz Gerets’li son maç şampiyonluğuna da radyodan tanık olmuştuk-  izledikten yıllar geçtikten sonra öğlen meze niyetine izlemek koydu. Hoş ben Hansi’nin saçlarına da alışamadım ve bir kere izledikten sonra bir daha da izliyim diye bir moda giremedim. Demek ki tek konserlikmişsin Blind Guardian.
Black Sabbath efsanesini önlerden izlemek ve arka arkaya da sevdiğimiz gruplar çıkacağından Mainstage önünü daha o saatlerden mesken edindik. Blind Guardian sonrası Mainstage 1’de sahneye Slayer çıktı. Benim için 3. kere olduğu, artık sıktığı ve sıradaki Amon Amarth’ı daha iyi bir yerden izlemek için biraz çaprazdan izlemek zorunda kaldım. Sıktığı için neden diyorum çünkü Slayer’ın karambol soloları bana yıllardır haz vermiyor. Tom Araya’nın o piç ve sinsi bakışlarını görmek bana daha fazla haz veriyor müziklerinden öte. Tom amca beyaz sakalları ve minimum replikle yine formundaydı. Kerry King yine karambol soloların hakkını verdi.  Safi şekilsin be Kerry’cim. Jeff Hannemann’ın yokluğu içimizi acıttı. Yıllardır sabit kadroda olan ve çok saçma bir şekilde hayatını kaybeden Hannemann için de son şarkılarda güzel bir arka fon açıldı. Yerine gelen eleman da bence gayet sağlam iş çıkardı. Repentless ile başlayan konserin son kısımları artık bilindiği üzere arka arkaya çalınan klasikler “Dead Skin Mask”, “Raining Blood” ve “Angel of Death” ile de son buldu. Sonuç olarak sanırım Slayer izleme limitimi yeterince doldurdum. Elveda Slayer, See you in another life brothers.
 
Slayer sonrası 4.kez izleme şerefine nail olduğum ve bıraksanız bir o kadar daha izleyip de sıkılmayacağım Amon Amarth Mainstage 2’de yerini aldı. Hep diyorum, yine diyorum, bence aktif metal grupları arasında zirvedeki gruptur. Açık ve net. Adamlar 10. albümlerini çıkarıyorlar ve hala her albümde ileri gidebiliyorlar. Bu müthiş bir başarıdır.  Playlistlerini de bir o güzel şekilde güncelliyorlar. Hem eski hitler hem de son dönemdeki hitlerine yer verirlerken, yeni albümden de şarkılar koyuyorlar. Misal Megadeth playlistinde sırtını hala 20 senelik şarkılara dayamış durumda. Örneğin Amon Amarth daha önceki konserlerinde sona sakladıkları “Pursuit of the Vikings”i artık ilk şarkı olarak çalarak, bizde hit ve bomba şarkı çok mesajı vermiyor da napıyor a dostlar? Evet bu muhteşem şarkıyla başlayan konser, son dönem hitlerden “As Loke Falls", son albümden “First Kill”, eskilerden “Cry of the Black Birds” ile devam etti. Arkasından gelen büyük hit “Death in Fire” öncesi Johan Hegg “Death in...” diye bağırdı ancak istediği “Fire” çığlığını duyamadı ve napıyosunuz lan siz der gibi kafasını salladı. Fransız seyircisini gördükten sonra metal gruplarının neden bizlere hayran olduğunu anlamış oldum. Çünkü bizim seyircimiz festivale de, konserlere de aç olduğu için gereken coşku ve katılımı gösteriyor. Neyse “Death in Fire” sonrası son dönem klasiklerinden “Deceiver of the Gods” ve eskilerden “Runes to My Memory” geldi. Son dönemden “War of the Gods” sonrası ise son albümden çıkan yeni metal marşımız “Raise Your Horns” geldi. İşte Amon Amarth bu yüzden çok büyük. Adamlar 10. albümlerinde bile marş gibi şarkı yapabiliyorlar. Tükenmenin tam tersine her albümde ortaya muhteşem riffler ve şarkılar çıkarmaya devam ediyorlar. Bu parça da tam konserlik, ve buna canlı olarak eşlik etmek muhteşemdi. Arkasından da Twilight of the Thunder God albümünün en güzel iki şarkısı “Guardians of Asgaard” ve albüme de adını veren “Twilight of the Thunder God” geldi. Son şarkı öncesi Johan’ın baltasıyla yaptığı patlamalı, alevli şov da güzeldi. Rammstein bunu bile yapmadı. Peeeh. Neyse Amon Amarth yine damağımızda muhteşem tatlar bırakarak sahneden inmiş oldu. Son albümden en sevdiğim şarkı “The Way of Vikings”i de bir başka konsere bıraktık. Ömrüm el verdiğince ben bu adamların konserlerini izlemeye devam edeceğim. “Raise Your Horns” ulaaan!!!
Mainstage 1’de sıra Megadeth’e geldi. Son albümleri Dystopia’yı oldukça beğendiğimi eklemek istiyorum. Megadeth’in bu kadar sene sonra bile böyle güzel albümler yapıyor olması takdire şayan. Ancak Mustaine’in yıllar geçtikçe de kendinden tiksindirdiği de ortada. Dini olaylara kendini kaptırması, Black Metal gruplarından nefret etmesi, Nick Menza’nın ölümünde bence pay sahibi olacak kadar kaprisli olması derken ben bu adamdan bildiğin nefret etmeye başladım. Bu adamın yıllardır konser kıyafeti bile aynı. Ya beyaz ya da siyah gömlek altına kot pantolon. İnsan biraz dinamik olur arkadaş ya. Playlist bile 20-25 senedir şarkılardan oluşuyor. Son dönem hitlerinden Public Enemy No. 1 veya Whose Life neden listede olmaz şaşırdım. En azından konserlerine yenilik ve dinamizm gelirdi. Son albümden “The Threat is Real”, “Poisonous Shadows”, “Dystopia” ve “Fatal Illusion” çalarken klasiklerden de  “Hangar 18”, “Tornado of Souls”, “She Wolf”, “Trust”, “A Tout Le Monde”, “Symphony of Destruction”, “Peace Sells” ve yıllardır son şarkı olarak çalınan “Holy Wars” çaldılar. Özellikle Fransa’da olduğumuz için “A Tout Le Monde” şarkısının nakaratını uzatmasını, seyirciyle daha fazla iletişime geçmesini beklerdim. Olmadı. Seyirci de zaten “Symphony of Destruction” girişinde Arjantinliler gibi “I love you Megadeth” çekmediler. Böyle gruba böyle seyirci. Zalimsin Mustaine sevmiyorum seni, rahat uyu Nick Menza, adamımsın! Yerimizi kaptırmamak uğruna da Temple çadırındaki Empyrium’u da görememek çok koydu.
Sıradaki grup ilk defa göreceğim ve oldukça merak ettiğim Ghost oldu. Bir sonraki Black Sabbath konserini önlerden izlemek için yerimizden kıpırdayamadık ve Ghost’u sadece dev ekrandan izleyebildik. Ama ne izleme. Ben böyle muhteşem bir sahne gösterisi görmedim. Ghost gördüğüm en büyük proje grubu. Evet adamlar bir konsept ve çevresinde yarattıkları gizemle çok başarılı işler yapıyorlar. Papa’nın sürekli değişmesi (veya öyle düşünmemizi istemeleri) seyircide de çok büyük hayranlık ve merak uyandıran çok başarılı bir hareket. Adam seyirciye yukarıdan ve küçümser bir konuşmayla harikulade hükmediyor. Rahibelerden ve çocuklardan oluşan koroların çıkması, Papa’nın seyirciye kutsal su içirmesi ve son şarkıdaki havai fişekler falan hepsi mükemmel. Tabii çaldıkları şarkıların da bunlarla müthiş uyumunun etkisi ortada. Ghost ilk defa izlediğim mükemmel bir peformansa imza attılar. Ve bu adamlar daha 3. albümlerini çıkardılar. Büyüksünüz!
Ve geldik festivalin ana amacına. Metal müziği yaratan, yönlendiren, şekillendiren Black Sabbath efsanesine. Ozzy Osbourne’u 2010’da İstanbul’da görmek yetmemişti. Black Sabbath olarak Tony Iommy ve Geezer Butler’ı da görmeliydim. The End adlı turnelerinden sonra dağılacaklarını ve veda ettiklerini duyurunca –ki bu sefer bana da son gibi geliyor- artık izlemek şart olmuştu. Önce arka ekranda şeytanın doğuşu temalı bir video izledik ve Black Sabbath amblemiyle birlikte efsaneler tam karşımızdaydı. Grupla aynı adı taşıyan ilk albüm ve ilk şarkılarıyla bizi karşıladılar. Arkasından 2. albümlerinden muhteşem bir parça “Fearies Wear Boots” geldi. Sonrasında da 3. albümden “After Forever” ve “Into the Void” söylendi. Sırayla gidildiği için bu sefer de 4. albümden muhteşem bir parça olan “Snowblind” geldi. Sırada ise büyük hit “War Pigs” vardı ve seyirciyle birlikte hep birlikte söylendi. Muhteşem bir andı! Tekrar ilk albüme döndük ve grup “Behing the Wall of Sleep” ve sonrasında da eskimeyen klasik “N.I.B.” çalındı. 2. albüme döndük tekrar ve aynı albümden “Rat Salad”, sonrasında hayvani baterist –ki kendisinin tpi de Muppet Show’daki Animal’a benziyordu- Tommy Clufetos’un enfes bateri solosu ve o solo üzerine de beklendiği gibi “Iron Man” geldi. Playlist grubun Ozzy ile kaydettiği ilk dört albüm (Black Sabbath, Paranoid, Master of Reality ve Vol IV) ağırlıklı idi, 5. ve 6. albümlere (Sabbath Bloddy Sabbath ve Sabotage) rağbet etmeyerek, Ozzy ile kaydettikleri ilk dönemin sondan bir önceki toplamda 7. albümü olan Technical Ectasy’den “Dirty Woman” çalınması ilginçti. Yine bir başka efsane “Children of the Grave” ile konser bitti. Arkasından tabii ki bis yapıldı ve Ozzy Osbourne, Tonny Iommy, Geezer Butler’dan kurulu, Ozzy’nin elemanı Tommy Clufetos’un destek verdiği metalin kurucusu Black Sabbath son olarak unutulmaz efsaneleri “Paranoid”i söylemek üzere karşımıza çıktılar ve bir efsaneyi daha uğurlamanın hüznüyle konser bitti.
Ozzy Osbourne yıllardır olduğu gibi yine iki büklüm ama şarkı söylerken enerjikti. Bir arkadaşım adam bitmiş dediğinde, bu adam gençken de böyleydi dedim. Bu adamın eski konserlerini açın aynısı. Adam zaten hep uyuşturucunun, alkolün etkisi altında sahnedeydi, yarı ölü gibiydi zaten. Ozzy’nin crowd surfing izleyen seyirciyi “look at me” diye azarlaması ise komikti. Tonny Iommy ise resmen sahnede aristokratlık dersi verdi. Adam gitarın tanrılarından ve cool duruşundan saniye ödün vermedi ve çıkarım işimi yapar giderim dedi. Tam bir İngiliz aristokratı değil de nedir? Geezer Butler da yaşına rağmen, basla harikalar yarattı. Bateriste tekrar değinmem gerekirse gördüğüm en güzel performanslardan birine imza attı. Adam arkada o klasik heavy metal şarkılarına ne güzel ataklar yerleştirdi, ne güzel coştu. Dinlemekten ve izlemekten mest oldum.
 
Biz bitti demeden bitmez diyen Hellfest ekibi, Black Sabbath üstüne bir de King Diamond koyunca, sabah erkenden trenimiz olmasına rağmen kralı az da olsa izledik. Maalesef sonuna kadar kalamadık ama kaldığımız süre zarfında benim için özel yeri olan “Sleepless Nights” ve tapılası şarkı “Eye of the Witch” i dinlemek bile yetti. Ama bir kenara yazdım, ki yıllardır King Diamond’un albümlerini, edebi yaklaşımını takdir eden birisi olarak hayranıyımdır. Bunu saymadım bir kere de bu adamı ve ekibini tam sürüm konserde izlemek isterim.
Sonuç olarak arkamızda muhteşem anları, eşsiz ezgileri, unutulmaz riffleri bırakarak, benim için ilk yurtdışı büyük festivalimi geride bıraktım. Fransız halkı inatla dillerinde ısrar etse de, hatta bira satanların bazısı İngilizce konuşamasa da, seyirci kütük gibi izlese de, orada bulunan 100bin seyirci o kadar alkol ve ot tüketmesine rağmen bir tane bile olay çıkmaması medeniyette olduğumuzu gösteren detaydı.
Hellfest benim açımdan unutulmaz bir deneyim oldu. Herkese de en azından yurtdışı bir büyük festivali  izlemesini tavsiye ederim. Sırada ise şimdi Graspop veya Wacken var. İzlenecek gruplarda da AC/DC, Aerosmith ilk aklıma gelenler.